BU ŞARKIDA AHENK YOK

TURİZM, MİLLİ EĞİTİM VE KÜLTÜR BAKANI OLARAK CUMHURİYET HÜKÜMETLERİNDE GÖREV ALAN ERKAN MUMCU, BİR DÖNEM, ANAVATAN PARTİSİ’NİN GENEL BAŞKANLIĞINI YÜRÜTTÜ. 25-26 EKİM 2008’DE YAPILAN ANAVATAN PARTİSİ’NİN 6. OLAĞANÜSTÜ BÜYÜK KONGRESİ’NDE YAPTIĞI KONUŞMA İLE BU PARTİNİN GENEL BAŞKANLIĞINDAN VE AKTİF SİYASETTEN AYRILDI. NPQ TÜRKİYE’NİN ON YILI AŞKIN YAYIN HAYATINA DÜŞÜNCELERİYLE DESTEK VEREN ERKAN MUMCU’DAN, NPQ TÜRKİYE’NİN ÖZEL SAYISI İÇİN 20 YILLIK BİR GERİYE DÖNÜŞLE DÜNYAYA VE ÜLKEMİZE DAİR BİR DEĞERLENDİRMEDE BULUNMASINI RİCA ETTİK. ERKAN MUMCU, İSTEĞİMİZE OLUMLU YANIT VERDİ VE 2008 EKİM AYINDAN BU YANA DÜŞÜNCELERİNİ, İLK KEZ NPQ TÜRKİYE ARACILIĞI İLE İFADE ETMEYİ TERCİH ETTİ.
Yirmi yıl önce, Berlin Duvarı’nın yıkılışının bir festival sevinci ile televizyon haberlerinde kutlandığı günlerden birinde, cuma namazını kılmak üzere İstanbul’da Mercan Ağa Camii’nin son cemaat yerinde dizlerimin üstünde oturmuş, minberden komünizmin yıkılışını İslam’ın büyük bir zaferi olarak takdis etmekte olan İmam Efendi’yi dinliyordum. O vakitler, tüm imamların aynı hutbeyi okuması zorunluluğu henüz getirilmemişti. O yüzden minberde bizi tenvir ve tembih gayreti ile çırpınan İmam Efendi’nin kendi görüşlerini mi, yoksa Diyanet’in resmi görüşlerini mi aktardığını net olarak söyleyemeyeceğim. Ancak şu kadarını söylemek sanıyorum mümkündür ki; o vakitler (aslında hâlâ) sosyalizm (hakaret sigası ile anmak isteyenler “komünizm” derlerdi) karşısında kapitalizm, ehven-i şerden sayılır ve makbul görülürdü. O yüzden içinde bulunduğum cemaatin kahir ekseriyeti gibi, resmi İslam’ın da tavrı, benim dinleyemez olduğum imamınkinden çok farklı değildi. (Bugün de hâlâ değildir.) İmam Efendi “dinsiz” Doğu Bloku’nun çöküşünü Ehli Kitab’ın bir zaferi olarak niteliyordu ve nedense bu zaferin ganimetleri ile dolu ziyafete davetsiz çöreklenmeye çalışıyormuş gibi görünüyordu bana. Benim gibi gençliğini sağ - sol çatışmaları içinde ve sağ cephede geçirmiş bir adamı, hem de cuma ibadetinin orta yerinde, boğazında kötü sözleri yutkunmanın acı tadıyla camiyi ve namazı terk etmeye yönelten şey neydi diye şimdi yeniden düşüyorum. Asla davet edilemeyeceğiniz bir sofraya ağız şapırdatmak mı? Belki evet… Çünkü bu yeterince alçaltıcı bir tutum idi. Ama galiba asıl neden daha önemli ve daha kaygı verici idi.. Zafer kutlamalarına davet edilmeyi bekleyenler, o sofrada kendilerine değil, kendilerinin ziyafet olarak sunulacağının ayırdında değillerdi. Şimdi birden aklıma Anthony Hopkins’in muhteşem performansı ile zihnime kazınan “Hannibal”ın o tüyler ürperten sahnesi geldi. Hani ziyafet sofrasına uyuşturulmuş olarak oturan delikanlının kafatası açılarak canlı insan beyninin mönüye dahil edildiği sahne. O delikanlının uyuşturulmuş hali ile o masadaki bön ama mutlu yüzünü hatırlıyor musunuz? Ben hiç unutmadım. Ama ideolojiler çağı kapanmıştı; değil mi? Şimdilerde imanın ya da ideolojilerin at gözlüğü ile bakmak – okumak – konuşmak pek “banal” kaçıyordu. “Slogan atma kardeşim, fikir söyle!” derlerdi adama. Oysa sloganlaştırabilecek kadar hazmedilmiş bir dünya görüşüne sahip olmak, sıkı marifettir. Hem de ortalık konseptten, trendden yıkılıyorken... Bir türlü şahsiyet olmamış bireyler, tam da bir bokböceği gibi, kariyerlerinden, kazanımlarından, bireysel gelişimlerinden ördükleri kozalarında boğulmak üzereyken. Ve bu halde kuantum fiziği - astroloji melezi yeni dinlerinden devşirdikleri ayetlerle evrene pozitif mesajlar gönderip dururlarken… Bir yumruğunu havaya kaldırıp bir sloganın arkasında durabilmek sıkı iştir. Oysa yeni bir çağ açılıyordu. Yepyeni bir dünya kurulacaktı. Herkes için yeni, daha mutlu, daha umutlu başlangıçlar, hayatlar olacaktı. Doğu Bloku’nun çökmesi, iki kutupluluğun ortadan kalkması demekti. Zıt kutupların yarattığı gerilimin yok olması, ılıman, barışçıl bir iklimin dünyamızı taze bir bahar sıcaklığı ve letafeti ile sarması demekti. Soğuk Savaş’ın bir kara delik gibi emdiği enerjinin artık insanlığı ıs(ş)ıtan, geliştiren, yücelten bir ışık kaynağına dönmesini umuyor, bekliyorduk. Soğuk Savaş’ın neden olduğu ilişkisizlik, iletişimsizlik, silahlanma yarışı gibi aşırı ve olumsuz maliyetlerden kurtulacaktık. Barış ikliminin getirdiği yepyeni fırsatlarla, dünyamızın, -ki o dünya hepimizindi: We are the world – We are the people- ve tüm insanlığın hayat kalitesi yükselecek, yeni nesiller öncülüğünde yeni ve engin ufuklara yelken açılacaktı. Marx’ın “Bu bölüşüm adil değil. Emeğin hakkı neden verilmiyor?” anlamına gelen mesajı, yetmiş küsur yıllık Sovyet pratiğinin yıkıntıları altına gömülüyor, “servet ve sermaye düşmanlığı”nın cehenneme yolculuğu şenliklerle kutlanıyordu. Komünizm yıkılmış ve insanlığın ufkunda yeni bir güneş doğmuştu. Bu kez Batı’dan doğmuştu bu güneş ama olsundu. Güneş ayrımsız herkesi, hepimizi ısıtacak, aydınlatacaktı. Öyle olmadı. İki kutuplu dünyanın yarım yüzyılında yaşadığı facia ve katliamların onlarca kat fazlası “tek kutuplu dünya”nın yirmi yılında yaşanıverdi. “Tarihin Sonu”nu ilan edenler, “her şeyin zıddı ile kaim olduğu” fikrinde sabittiler. Her zaman bir “öteki” lazımdı. Öteki olmazsa berikinin anlamı –yoksa ayrıcalıklı tarafı mı?- nasıl tanımlanabilirdi? Uygarlıklar çatışmalıydı. Pozitivist modern Batı uygarlığının eriştiği fiili hegemonya düzeyi akla getirildiğinde, ortada Batı’ya meydan okuyan bir uygarlık, fiilen yoktu. Ve bu durum apaçık geçmiş zaman ile savaş anlamına geliyordu. Neredeyse bilinç dışında varlığını sürdüren bir eski zaman heyulasına karşı savaş… Yoksa bile var edilmesi yaşamsal olan bir düşman.. Hayır, ne benim cümlemde bir dil hatası ne de anlamda bir paradoks var. Modern uygarlığın üzerine kurulu olduğu inanç ve düşünce temellerini, bu duyuş biçiminin uygarlığa kimlik kazandıran kudretini zihninizde canlandırdığınızda, söylemeye çalıştığım şey daha anlaşılır olacaktır. Modern zamanlardan fantastik çağ ve evrenlere sıçrayarak, savaşmaya giden yarı modern, yarı mitolojik kahramanların, kötülüğü “başka”lığından ibaret düşmanlara karşı vahşetlerinin “kahramanlık” diye anlatıldığı roman, film ve bilgisayar oyunlarından hiçbirini görmediyseniz, sözüm size değil. Ama belki Bush’ların kutsal savaşlarını anımsarsınız. Hani şu kitle imha silahlarını yok etmeye, terör yuvalarını dağıtmaya, insanlığa özgürlük ve demokrasi bağışlamaya ant içmiş kanlı ama kutsal savaşlar. Yoksa siz şizofreninin sadece insan tekine özgü bir hastalık olduğunu mu sanıyordunuz? Kitlelerin, devletlerin, politikaların, kültürlerin şizofren olabileceklerini aklınıza getirmemiş miydiniz? Oluyorlar… Oldular da. Berlin Duvarı’nın yıkıldığı günden bugüne milyonlarca masum insan, bu şizofren saldırganlığın kurbanı oldu. Bosna’da, Kosova’da, Kafkasya’da, Irak’ta ve Afganistan’da. Orta ve Doğu Afrika’da… Ve Asya’da. Pardon sormayı unuttum. Sizin aileniz kaç kişiydi? Dört mü? Siz, eşiniz ve çocuklarınız… Öyle mi? Sizinki gibi beş yüz binden fazla aile, fiyakalı bir vandallığın ellerinde can verdi. O aralar pek meşhurdu. Bir reklam sloganı vardı: “Kontrolsüz güç, güç değildir.” (Power is nothing without control) Dönemin en güçlü sloganı, küçük bir düzeltme ile kendi gerçeği ile buluşacaktı: “Kontrolsüz güç vahşettir.” Doğu Bloku’nun dengeleyici ve denetleyici bir güç merkezi (kutup) olmaktan çıkmasının -şimdilik ve kısmen- faturası; hangi nedenle öldürüldüklerini bile anlayamadan katledilen iki milyon can... Kronikleşen ve yayılan yoksulluk, sefalet, eğitimsizlik, umutsuzluk, biriken kin ve sağırlaşan vicdan da cabası. “VAHŞİ KAPİTALİZM EDEBİYATI”NDAN SIKILANLAR İÇİN SON ÇAĞRI… |Kapitalizmin insanlığa ödettiği ağır bedellere dair söyleyeceklerimiz asıl şimdi başlıyor. “Ne yani komünist diktatörlükler yıkıldı diye yas mı tutacaktık?” dediğini duyar gibiyim bizim imamın. Görmeyeli bir hayli değişmiş. Uçuk yeşil tonlardaki elbiselerini, kahve toprak tonlarındaki gömleklerini çıkarıp “jewish grey” tonlarda marka elbiseler, beyaz gömlekler giymeye başlamış. Yüzünü karanlık gösterdiğini düşündüğü sakallarını tıraş etmiş olsa da, çok kısa kesilmiş bıyıkları, bir alameti farika olarak kendisini hatırlamama yardımcı oldu. Faizin iğrençliğini, cihadın, şahadetin faziletini anlatırken işittiğim “gürlek bir narayı andıran sesi” bir hayli yumuşamış, sükûna ermiş. “Demokrasiye karşı kurulan tuzaklar”dan dem vururken kullandığı sesi her ne kadar eski zamanlarını hatırlatıyor ise de yine de iyiliği, yardımseverliği, dürüst ticareti ve ticaretten kazandıklarını infak etmeyi öven sesi pek bir ılıman. O da dünyadaki kötülüklerden, fuhşiyattan, azgınlıklardan bizar. “Şu katliamlar da ne kötü be birader” demeden edemiyor. Ama neyse ki bu dünyada çekilen çilelerin ahirette bir mükâfatı vardır nasıl olsa. Adı üstünde küresel bir gerçekliğe “çok yerel (ben “yerli” derdim) bir pencere”den baktığımı mı düşünüyorsunuz? Öyle ise size bir fıkra anlatacağım. Bizim gelenekten olsa da kadim insanlık geleneğinin bir ortak mirasıdır bana göre. Nasrettin Hoca’ya sormuşlar: “Kıyamet ne zaman kopacak?” “Siz hangi kıyameti soruyorsunuz” demiş Hoca. “Kıyametin çeşidi türü mü var Hoca?” demişler. “Var ya” demiş. Hoca “var elbette. Karım ölünce küçük kıyamet, ben ölünce büyük kıyamet kopacak.” Beynime kaşık sallanan bir ziyafetten söz ediyorsak eğer, ziyafet çekenlerin gustosuna övgü beklemeyiniz benden. Hani şu kendi çorbasını öven tavuk misali. Yine de meseleye çok yerel (yerli) bir pencereden bakmakta olduğum doğrudur. Henüz Sombart’tan, Wittgenstein’dan, Adorno’dan ve dahi Walter Benjamin’den bir alıntı yapmadığım düşünülürse, Batı’nın içinden ona ayna tutan düşünce geleneğinin hakkını vermediğim söylenmelidir. Aslında kapitalizm denilen sermaye mistifikasyonunun, sosyal Darwinciliğin iktisadi modeli olduğunu, hak ve adalet gibi kadim insanlık değerlerine değil, “güç”e inandığını, dayandığını ve tapındığını, modern zamanların anladığı dilden ilk söyleyenler de yine batılı düşünürler oldular. Kapitalizm denince “güç”lünün “güç”süz olanı yok etmesinin, gasp etmesinin, dönüştürmesinin “meşru”, hatta “mecburi” olduğunu açığa vuranlar da yine Batılı düşünürlerdi. İşte tam bu noktada bu yazıyı okumakta olduğunuz dergiye dair bazı gözlem ve düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum. NPQ’yu Türkçede yayımlanmaya başladığı zamanlardan beri izlerim. O vakitler kaç abone okuru vardı bilmiyorum ama sanırım yirmide biri kadarını NPQ ile ben tanıştırmışımdır. Amerikan siyasetinin hayranlık uyandıran tekniklerinden birisi de akıllarındakini muhtelif mecralardan dolaşıma sürmek ve bir yandan o fikre karşı oluşabilecek tepkileri gözlemek, diğer yandan da belki akıllarına gelmemiş yaklaşımları devşirmek konusundaki becerisidir. Bu yöntem çoğu zaman “dişi tavşanı akla getirme” işlevi görse de işe yaradığı su götürmezdir. NPQ yayımcılarının amaçlarının doğrudan doğruya bu yöntem içinde işlevselleşmek olduğunu savlamıyorum. Bu işe de yaradığını not ediyorum sadece. Doğrusu bu işlevini önemsiyorum. Çünkü öyle ya da böyle yapılan iş, bir bakıma mutfaktakilerin kulağına kadar gidebileceğini bilerek konuşmak imkânıdır. Kaldı ki günübirlik popüler zımbırtılarla meşgul olmak yerine, esastan mevzulara muhatap olmak da neden bir nimet olarak görülmesin? Rahmetli üstadımız Halit Refiğ, NPQ’da yayımlanan bir yazısında, İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesi ile Amerikan kıtasının keşfedilmesi arasındaki bağlantıya işaret ederek, bizim tarihselliğimiz içinde yaşananların yerel olay ve olgular olarak görülemeyeceğinin, Bolşevik İhtilali’ne katkılarımızı da anımsatarak altını çizmişti. Kaba bir bakışla “tarihsicilik” damgasını yemeye aday bu analizi yaftalamadan önce bir soluklanmak lazım, derim ben. Hoca’ya sormuşlar, “Dünyanın merkezi neresidir?” diye. Hoca kendi etrafında bir daire çizip “İşte burası” demiş; “İnanmazsanız ölçün.” Evet, bu nükte bir “kendimerkezcilik” taşlamasıdır. Ama siz bu taşlamayı, yukarıda anlattığım kıyamet fıkrası ile birlikte bir kez daha düşünün isterseniz. Bugün ulusal bütünlüğümüzün efsanesini yüceltmek adına anlatılıp duran Çanakkale Muharebeleri, Bolşevik İhtilali’ni bastırmak ve müttefiki olan Çarlığı kurtarmak üzere Karadeniz’e ulaşmak isteyen İngiliz Donanması’nı durdurmak amacı ile yapılmadı ise ne için yapıldı? Bu muhteşem direnişin hemen ardından işgal kuvvetlerinin payi tahta yerleşebilmelerini nasıl açıklayacağız öyleyse? Komünist ihtilalin gerçekleşebilmesi adına yüzbinlerce şehit verilmesi fikri insanı ürpertiyor, değil mi? Amacım tarih tartışması açmak değil. Amacım, Türkiye’nin (Biz “Osmanlı” derken de dünya bize bu adı veriyordu) uluslararası sisteme ve sistemdeki hareketliliğe aşırı duyarlılığının yeni ve güncel bir mesele olmadığını hatıra getirmek. Nato’ya kabul edilmek için Kore’de kahramanca savaşmak neyse de, vardıkça örselenerek kovulduğunuz kapılarda asla gelmeyecek olanı beklemek... hep bu yüzden. Viran olası hanede evlad-ı iyal var... Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı günlerde tüm dünyanın bilinen petrol rezervlerinin yüzde yetmişine yakını Osmanlı coğrafyasının içinde idi. Savaş bittiğinde Türkiye bu coğrafyanın petrol rezervine sahip olmayan yegâne bucağına sığınmak zorunda kalmıştı. Ama birinci harbin kurduğu paylaşım düzeni herkesi tatmin etmediği içindir ki, ikinci cihan harbi mukadder oldu. Bu harbin dışında kalmış olmamız bir diplomatik deha ürünü mü, yoksa yeni dünyanın taşrasında kalmanın getirdiği bir sonuç mudur, buna siz karar verin. Kasabadan şehre gelmek üzere minibüsle yolculuk eden aksi bir adam, “Şoför mahalli diye yer satın aldık; en arka sırada oturuyorum” diye şikâyet edip duruyormuş. Çok geçmeden heyelan nedeniyle yolu geri geri gitmek zorunda kaldıklarında şoför cevabı yapıştırmış; “Hadi gözün aydın! Şimdi en önde oturuyorsun işte.” Ne zaman Türkiye’nin dünya siyasetinde artan önemine işaret eden beylik beyanatlardan birini duysam aklıma bu fıkra gelir: “Gözümüz aydın! Şimdi en öndeyiz işte.” Yakın zamanlarda bu beylik beyanatlardan biri daha terennüm edildi: “Model Ortaklık” Ne modeli, neyin modeli, kime model? Orası muğlak. Ne niyeti ile yersen o tadı aldığın meyveler gibi. “Doğu ile Batı arasında köprü olmak” gibi bir şey. Ne o, ne bu olmak bile bir şeydir de, köprü olmak pek öyle değildir. Orada bir şey eğlenmez, bitmez, olmaz… “O, yok eğer bu; demek istediğini söyleyemeyen ama meramı kendine özgülüğünü anlatmak olan bir gayret ise eyvallah. Türkiye gerçekten çok özel bir ülke, özgün bir kültürdür. Dışarıdan bakanların, ne kendilerine benzerlik ne de benzemezliklerini görüp de algılayabilecekleri türden bir şey değildir burası. Özgünlüğü de bu özelliğinde ortaya çıkar zaten. Bir müddet başka bir cihet üzerinden yürüyelim. Yol bizi yine buraya getirecektir. Küresel güç merkezleri Batı’dan Doğu’ya mı kayıyor? Çin’in hem ekonomik hem de askeri bir güç olarak yükselişi, Hindistan’daki kıpırdanmalar bu güç kaymasına mı işaret ediyor? Eğer böyle ise Soğuk Savaş’ın bitmesi ile kabak gibi ortaya çıkan şu “entegre edilmemiş boşluk” meselesi ne olacak? Hem Dostoyevski’nin “Ecinnileri”nin hem Tolstoy’un “Diriliş”inin görüldüğü zamanlarda şu küçülen kürenin büyük ahalisi Müslümanların durumu ne olacak? Acaba Türkiye şu al bayrağını birazcık yeşil sancağın rengine karıştırsa bir fayda verir mi? Ve benzerleri gibi pek çok soru zihinleri meşgul ederken, her gördüğü yeşili tuza banmaya meraklı güruhu heyecanlara gark ediyor. (Haydaa; aklıma niye bizim İmam geldi şimdi durduk yerde…) Biz aklımız yettiği, dilimiz döndüğünce kendi yanıtlarımızı verelim. Ne ortalıkta ne de ufukta bir küresel güç kayması falan görünmüyor. Durduk yerde Üçüncü Dünyacı heyecanlara kapılmanın da hiçbir icabı yok. Bu tartışmalar Batı’da yürütülüyor diye gaza gelip de dolmuşa binmeyelim. Çin’in (ve dahi öncülerinin ve benzerlerinin) Batı’yı kapitalist mecrada en azından elli yıl geriden tekrar eden politikalarının, kurulu dünya düzenini ve dengelerini değiştirebileceğinden, Batılı politika merkezlerinin ciddi bir kaygı duyabileceklerine inanmak kanaatimce safdillik olsa gerektir. Zira halihazır durumda ve öngörülebilir gelecekte Çin’in yeni politikalarının etkisi, kurulu düzen ve onun dengelerini tahkim etmek dışında bir işlev üstlenmeyecektir. Çin emeğin sermaye karşısındaki “üstün ve kutlu” değerine olan inancını bir tarafa bırakmış, kendi tarihsel pratiğinden getirdiği bir avantajla, emeği devlet eliyle sömürme yeteneğini küresel ölçekte etkinlik talep eden sermayenin emrine sunmuştur. Bu haliyle Çin, başta gelişmiş Batı ülkeleri olmak üzere, gelişmekte olan ülkeler ve tüm yerkürede, ücretler ve sosyal haklar konusunda şımarmış veya bu eğilimde olan emeğin tedip ve terbiye edilmesine yarayan muhteşem bir icat gibi görünmektedir. “Ne? Sana verdiklerimizi beğenmiyor musun? Peki, öyleyse ben de Çin’den alırım malı; akıllı ol, gördüğün hizmeti bir tas pirince görecek iki milyardan fazla insan var bu dünyada…” Biliyorum, biliyorum öyle demiyorlar. “Küreselleşmeden haberin yok galiba. Çin ile rekabet edemiyoruz” falan filan. Reel sektör girişimcilerinin yakınma nidası ile söylediği bu sözler, finans kapitalin çehresinde bir gülümsemeyi belirgin kılıyor alttan alta. Batılı, refah toplumlu demokratik devletler, bu durumdan kaygılıymış gibi görünseler de, imtiyazlı konumlarının güvencesi olan, (finans, enerji, iletişim, bilişim, inovasyon, pazar ağı ve güvenlik teknolojileri alanındaki) fiyatlandırma ihtiraslarının enflasyon canavarı olarak geri dönmesini önleyici güvence olarak Çin’in nihai tüketici ürünü pazarındaki düzenleyici işlevi sayesinde işlerin tıkır tıkır yürümesini keyifle izliyorlar. İster petrol ürünlerinden ister öteki doğal zenginliklerden ya da isterse sanayi mallarının pazarından kazanılmış olsun, elde edilen gelirler uluslararası finans kapitalin elinde durdukça hangi güç nereye kayacakmış? Gerçekte karar verici ya da akıl kurucu yetkilere sahip olup da bu olasılıktan endişe eden herhangi bir örgütlü yapının var olabileceğine inanmıyorum. Ama yine de ortalık süt liman değil. Entegre edilmemiş boşluk kaygısını alevlendiren gerçek kaygı başka bir olgudan kaynaklanıyor: Rusya... Yirmi yıldır esen küreselleşme rüzgârlarının eritemediği buzdağı. Bu buzdağının kimyasını anlamak isteyenlere tavsiyem Dostoyevski, Tolstoy ve Lermontov başta olmak üzere çarlığın son yüzyılında fışkıran Rus edebiyatını çok iyi okumalarıdır. Rusya’nın enterkonnekte sistem içindeki varlığına bakıp da onun, kendi santrallarından beslenebilecek, kendi trafo merkezlerinden yönetilebilen bir makine olduğunu göz ardı etmeyin derim ben. Aslında siz en iyisi bir dünya haritasını açıp Rusya’ya bir daha dikkatlice bakın. Şimdi gelebiliriz entegre edilmemiş boşluk meselesine. Yani küçülen kürenin büyük ahalisi: Müslümanlar.. Sanıyorum ABD’nin Irak işgalinden bugüne geçen zaman içinde bu konunun öneminin abartıldığı daha iyi anlaşılmıştır. Kesin verilere sahip olamasak da, bir milyondan fazla insanın hayatına, Irak topraklarında yüzyıl yaşaması muhtemel kin tohumlarının saçılmış olmasına mal olan bu sürecin, İslam dünyasının geri kalanı üzerinde yarattığı etki, (uluslararası güç merkezleri açısından bakıldığında), hiç de beklendiği ve sanıldığı kadar kaygı verici olmadı. İran pek çok nedenle ayrı değerlendirmeyi hak eden bir istisna olarak görülebilirse eğer, geride kalan İslam ülkelerinin hem siyasası hem de sosyolojisi açısından altı çizile çizile okunacak özel anlamlı bir durumu olduğunu düşünmüyorum. Batı’ya ilişkin olarak algılarda değişen tek şey, onun tahrip edici gücünü daha yakından ve yoğun bir şiddetle duyumsamanın bıraktığı derin, sessiz bir endişe, korku, yılgınlık… Yine de Batı’dan gelecek ılımlı barışçı mesajlara muhtaç bir umutsuzluk. Britanya Krallığı’nın İslam dünyasındaki geçmişten günümüze sirayet eden etkileri ve birikimleri ışığında okunduğunda Şark Cephesi’nde de yeni bir şeyin olmadığı anlaşılacaktır. Pakistan’ın Hindistan’dan kopuşunun temin edilmesinin ne kadar faydalı bir iş olduğunu görmekten bir hayli keyif aldıklarından hiç şüphe olmasa gerektir. Yoksa bugün pekâlâ, aynı siyasi coğrafyada aynı ulusal kimlikle yaşayan devasa bir İslam topluluğu ile baş etmek zorunda kalınabilirdi. Oysa şimdi Pakistan, bir yandan Hindistan ile körüklenen düşmanlığının bedelini öderken diğer yandan (bölünmemek için), uluslaştıramadığı yığınları bir arada tutma derdiyle boğuşuyor. Tüm İslam dünyasını tek tek dolaşıp ayrıntılı analiz gayretine girişmek çok faydalı olabilirdi belki. Ama bunun hem okurun hem yayıncının tahammül sınırlarını zorlamak olduğunu fark ettim şimdi. Türkiye ve Pakistan arasında bir tür benzeştirme alışkanlığına sahip Batılı politika merkezlerinin bu akledişlerine dair düşünmek gerekir demekle yetinelim şimdilik. Müslüman Şark’ın halini şöyle özetleyeyim en iyisi; Hani bir vakitler “Siyam ikizleri” namıyla maruf iki kardeş yaşamaktaydı dünyamızda. Aynı bedende iki kafayı taşıyan ikiz kardeşler. Birbirleriyle geçinemediler de, başladılar kavgaya. Kavga dediysem de aldırmayın. Çünkü tek yapabildikleri kafalarını taşıyan bedene yumruk atıp durmak ve ötekinin canını yakmak için daha çok yumruk savurdukça kendi canlarını da daha çok acıtmaktı. Nihayet geçimsizlikleri o raddeye geldi de, ayrılmak üzere yatırıldıkları ameliyat masasından kalkamadılar. İslam dünyasının halini genel olarak özetleyebilmek için bundan daha iyi bir örnek bulamıyorum. Aynı gövdede yaşayan ama iki, bazen üç baş taşıyan bir canlı gibiler. “Neden böyle ve bunun sonu ne olur?” soruları bir başka makalenin konusu olsun. Şimdilik bu kadarını söylemekle yetinelim. İslam dünyası (sadece siyasal - toplumsal varlığı ile değil aynı zamanda entelektüel kapasitesiyle de) modernite ile karşılaştığı günden bugüne, aynı temel problemden muzdariptir. Bu karşılaşmanın kaçınılmaz biçimde yol açtığı bilinç yarılması (İranlı düşünür sosyolog Dariush Shayegan’ın çok iyi açıkladığı gibi) Müslüman zihninde yol açtığı duyuşsal ve bilişsel sarsıntılarla, bir sosyokültürel şizofreni yaratmıştır ve İslam ümmeti moderniteyle ilişkisinin düzeyi ile orantılı bir kapsam ve etkiyle bu şizofrenik evrende yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır İslam dünyasının temel bunalımı, ne salt akıl ne de salt iman bunalımıdır, fakat biri diğerinin yerine geçebilecek biçimde her ikisi birdendir. Genelde Batı dışı tüm toplumların, özelde İslam dünyasının ve ille de “İslam Düşüncesi”nin modernite karşısındaki sorun ve açmazları, bugün küresel siyaset perspektifinden algılanan boyutları ile devasa bir sorun gibi görünse de, bir yandan da içinde çözümleri ve yepyeni bakış açılarını barındıran bir fırsatlar evrenidir. Batı uygarlığının (sermayeci, laik, pozitivist, modern) ilke ve değerleriyle küresel ölçekte gerçekleşebilirliğini (veya geçerliliğini) savlayabilir yegâne uygarlık modeli olduğu tezi, (entelektüel âlemde muhalifleri bulunsa da), askeri, politik, ekonomik, hatta kültürel alanlarda etkili bir direnişle karşılaşmıyor. Ama yine de ister Doğu’da ister Batı’da olsun “evrensel insanlık vicdanı” dediğimiz hakikat tarafından tarihinin hiçbir döneminde hüsn-ü kabul ile karşılandığını söyleyemeyiz. Çünkü sözünü ettiğimiz gerçekleşme (ya da geçerlilik diyelim) hakikatte hiçbir vakit zorlayıcı, dayatmacı, kan dökücü tecrübelerden geçmeden vaki olamamıştır. Bunun en yakın tanığı bu uygarlık modelinin anavatanı olan Batı’nın kendi askeri, iktisadi, politik ve kültürel tarihidir. Zira insanlık tarihinin en kanlı, en acımasız, en kıyıcı ve galiba en insanlık dışı olay ve olguları, modern zamanlarda ve Batı’da yaşanmıştır. Buradan bakınca insanlık ailesinin Batı’da yaşayan kısmının ödediği (ve hâlâ ödemekte olduğu) ağır bedelin daha iyi anlaşılabileceğini sanıyorum. Bu uygarlık modeli, DNA’sı (paradigması) gereği dayatmacı ve yayılmacıdır. Bir sorun olarak ele alınmayı ve çözümlenmeyi zorunlu kılan niteliği de buradan kaynaklanmaktadır. Çünkü “evrensel insanlık vicdanı” diye andığımız hakikatin kökünde, kendini ötekinin yerine koymak suretiyle ulaşılmış bir “hak” (veya hakkaniyet) bilinci yatmaktadır. İçinde yaşadığımız tabiatta bizden (insan) gayri tüm varlıklar, varlığını (yaşamını) sürdürme güdüsüyle davranıp, “güç kullanmak ve güçten sakınmak”tan ibaret sayabileceğimiz bir akıl ile davranırken, sadece insan (ki o bu yüzden eşref-i mahlukattır) gücün yerine hakkı koyabilen (hakkaniyet güdüsüyle davranabilen), böylece gücü kullanmaktan sakınabilen, güçten sakınmak adına gerçeği çarpıtmak yerine hakkın ve hakikatin uğruna güce maruz kalmayı seçebilen bir varlık olarak seçkinleşebilmektedir. Oysa güç olgusunun doğasında saklıdır; maruz bıraktığını kendi yörüngesine almak, kendi yönüne sürüklemek ve kendi ağırlığının altında biçimlendirmek. (Eminim fizik bilgileri taze olanlar kuvvet kanunlarını anlatan formülleri ezberden söyleyivermişlerdir şimdi.) Al Gore’un, çevre sorunlarının temelinde yatan asıl etmenin bir ahlaki problem olduğu yönündeki çözümlemesi, kanaatimce hakkın yerine gücü seçen bakış açısının (ya da tutumunun) ahlaki bir sorun olarak anlaşılması bağlamında burada söylemeye çalıştığımızı daha iyi ifade etmektedir. Eğer güç, bir yerde birikmiş ve yoğunlaşmış ise değiştirip dönüştürebileceği her şeyi kendi karakterine maruz bırakacaktır. İster devlet, ister toplum, ister kültür, ister dere ister deniz, okyanus, isterse atmosfer; fark etmez… Fark etmez; çünkü “güç”, yine doğası gereği kendisini denetleyebileceği veya yönetebileceği bir özden (kapasiteden) yoksundur. Ancak kendi cinsine ve cismine uygun bir başka güç tarafından dengelenebilir. Kendini aşan bir güç tarafından yönetildiğinde ise durum yeniden başa dönmüş, döngü tekrarlanmış olur. Gücün doğası budur amma… İnsanınki bambaşka… Çünkü o yalnızca kuvvet kanunlarının tıkır tıkır işlediği bu dünyanın değil, âlemlerin efendisi olmak üzere vardır. Mesela yerçekimsiz bir evrende gücün hükmü kalmaz da gönlün hükümranlığı var olmayı sürdürür. İnsan… Güce değil hakka inanan bir varlık olarak izzetli bir varlıktır... Onun şanı ne yücedir... Ve insan ister umduğuna nail olmak, ister korktuğundan emin olmak için olsun, bir solucanın aklına tenezzül edip de hakkı inkâr ettiğinde, hakikati görmezden geldiğinde ne kadar da zalimdir. (Solucana haksızlık ettim gibi bir duygu var içimde.) Bağışlayınız. Sözü çok uzattım ve galiba biraz dağıttım. Azıcık daha tahammül lütfederseniz toparlanacağımı umuyorum. Söze kapitalizmin sosyalizm karşısında zaferini kutlayan cuma hutbesi ile başlamıştık. Bir cuma hutbesinden kapsamlı ve bilimsel bir analiz beklenmeyeceğini biliyorum elbette. Ama yine de bu ikisinden birini ehven-i şer göreceksek eğer, yenilmiş olanın temelinde bir hakkın sömürülmesi durumuna itiraz eden bir vicdanın yattığını görecek basirette olmalıydık, demeden edemiyorum. İşte bütün mesele bu iki kelimede saklı; vicdan ve basiret… Tüm insanlığın (bir biçimde) içinde yaşamak zorunda kaldığı veya maruz bırakıldığı bu uygarlık, sadece Batı dışı toplumlara değil, tümüyle insanlığa ve yalnızca insanlığa değil, tümüyle tabiata zarar veriyor. Acı çektiriyor. Galiplerin (gücün) türküsünü çağırmak bu acıyı azaltmıyor, bu ziyanı durdurmuyor. Hakkı söylemeli insan. Ya hakikati söylemeli ya da... Birileri bir şekilde bir nağme tutturmuş, söylüyorlar. Ama gür (ültülü) sesleri herkesi bu koroya katılmaya zorluyor diye o nağme ahenkli olmuyor. Ahenk (armoni) o şarkının özünde ya vardır ya yoktur… Ve bu şarkıda ahenk yok.
<< içindekiler