Kapitalizmin Ötesi

PETER DRUCKER, HILLARY RODHAM CLINTON, ANTHONY GIDDENS, ŞİMON PERES, GEORGE SOROS, ANATOLİ ÇUBAİS, FERNANDO HENRIQUE CARDOSO, TONY BLAIR, JOHN SWEENY, LEON BRITTAN PETER DRUCKER, AMERİKA’NIN SEÇKİN YÖNETİM GURUSU VE The End of Economic Man İLE The Age of Discontinuity’NİN YAZARI PETER DRUCKER, ŞUBAT AYINDA NPQ YAYIMCISI NATHAN GARDELS İLE KONUŞTU.

NPQ | Son zamanlarda kapitalizmin en çok çığırtkanlığını yapanlar, siz ve para babası George Soros gibi kimseler, onun en büyük eleştiricileri haline geldiler. Nedir sizin eleştiriniz?

PETER DRUCKER | Ben serbest piyasadan yanayım. Çok iyi işlemese bile daha iyi işleyen hiçbir şey yok. Ama bir sistem olarak kapitalizm konusunda ciddi kuşkular taşıyorum. Çünkü kapitalizm iktisadi hayatı, var olan ve ulaşılmaya çalışılacak tek şeymiş gibi putlaştırır. Tek boyutludur. Örneğin yöneticilere tavsiyelerimde, şirketlerinin küskünlük ve maneviyat düşüklüğünden olumsuz yönde etkilenmesini istemiyorlarsa, ücretleri belirlerken, en alt ve en üst sınır arasında 1/20 oranına dikkat etmeleri gerektiğini sık sık söylemişimdir. 1930’larda, sanayi devriminin yarattığı büyük eşitsizliğin yol açtığı umutsuzluğun, faşizm gibi bir şeyin iktidara gelmesiyle sonuçlanabileceğinden kaygılanırdım. Ne yazık ki, haklı çıktım.

Bugün yöneticilerin dev kârları kendilerine ayırıp, işçilere yol vermelerinin toplumsal ve ahlaki açıdan affedilmez bir şey olduğuna inanıyorum. Toplumsal olarak bunun orta kademe yöneticileri ile işçiler arasında yarattığı tiksinti için ağır bir bedel ödeyeceğiz.

Kısacası, insan olmanın ve insan gibi muamele görmenin bir sürü boyutu, kapitalizmin iktisadi hesabında yer almıyor. Bu kadar kısa görüşlü bir sistemin hayatın başka yönlerine hâkim olması, hiçbir toplum için iyi bir şey değildir.

Piyasaya gelince, burada teorinin kendisinin birtakım onulmaz sorunları söz konusu.

Her şeyden önce teori, bir tek türdeş piyasa olduğunu var sayıyor. Gerçekte birbiriyle örtüşen ve genellikle birbirinin yerine geçmeyen üç tane piyasa vardır: Uluslararası bir para ve enformasyon piyasası, ulusal piyasalar ve yerel piyasalar.

Ulusaşırı iktisadi para diye kabul edilen şeylerin çoğu tabii ki, sadece sanal paradır.

Londra bankalar arası piyasasının dolar cinsinden her günkü faaliyet hacmi, bütün dünyanın bir yıl boyunca bütün iktisadi alışverişleri finanse etmek için ihtiyaç duyduğundan fazladır.

Bu işlevsiz paradır. Hiçbir işleve hizmet etmediği için, herhangi bir getiri elde etmesi mümkün değildir. Satın alma gücü yoktur. Bundan dolayı tamamen spekülatiftir ve yüzde 1’in o son 0,64 puanının peşinde oradan oraya koşarken kolaylıkla paniğe kapılabilir.

Sonra uluslararası ticarete açık olmayan geniş bir ulusal ekonomi vardır. ABD’de iktisadi faaliyetin yüzde 24 kadarı ticarete açıktır. Japonya’da bu oran yalnız yüzde 8’dir.

Sonra yerel ekonomi gelir. Evimin yakınındaki hastane, çok yüksek kaliteli bakım sunar ve çok rekabetçidir. Ama Los Angeles’a 40 mil uzaktaki hiçbir hastaneyle rekabet etmez. ABD’de hastaneler için etkili piyasa alanı, aşağı yukarı 10 mildir. Çünkü hiçbir iktisatçının kavrayamayacağı, anlaşılmaz bir sebepten ötürü insanlar, hasta annelerine yakın olmak isterler.

Ayrıca piyasaları harekete geçiren şey değişti. İktisadi ağırlık merkezi, içinde bulunduğumuz yüzyılda bir ara yer değiştirdi. 19. yüzyılda arz  (çeliğiyle, buharıyla), talebi yaratırdı. Ne var ki, Büyük Bunalım’dan bu yana işler tersine döndü: konut inşaatından otomobile kadar geleneksel ürünlerde talep arzdan önce gelmek zorunda; şu var ki bu, günümüzde talebi uyaran bilişim ve elektronik için geçerli değil.

Bu piyasa tanımının ötesinde, derinde yatan esas sorun; piyasa teorisinin bir denge varsayımına dayalı olması, dolayısıyla yenilik şöyle dursun, değişimle bile uyuşmamasıdır.

Oysa iktisadi faaliyetin gerçek kalıbı, Joseph Schumpeter’in ta 1911’de farkına varmış olduğu gibi, yeni ürünlerin yer aldığı yeni piyasaların ve eskileri gerileten yeni talebin oluşturduğu yaratıcı yıkım sürecinin neden olduğu “hareketli bir dengesizlik”tir.

Bundan dolayı piyasa sonuçları teorinin öngörüleri açısından açıklanamaz. Piyasa, gerçekte öngörülebilir bir sistem değildir; istikrarsızlık onun ayrılmaz parçasıdır. Öngörülebilir değilse, davranışınızı da ona dayandıramazsınız. Bir insan davranışı teorisi için bu oldukça ciddi bir sınırlamadır.

Söyleyebileceğimiz tek şey, herhangi bir uzun dönemli dengenin, eninde sonunda piyasa sinyalleri karşısında bir sürü kısa dönemli uyarlanmanın sonucu olduğudur.

Piyasanın gücü nihayetinde budur: Kısa dönem için bir yola getirici olmak. Fiyatlar aracılığıyla geri bildirim (feedback) etkisi sağlayarak, Kral Arthur’ın fiövalyeleri gibi her tarafa birden dağılarak zamanınızı ve kaynaklarınızı çarçur etmekten sizi caydırır.

Eskiden şuna inanılırdı: Arayan Mevlasını da bulur, belasını da. Piyasa, size şunu söyler: Beş hafta içinde bir şey bulamazsanız, iyisi mi yolunuzu değiştirin ya da başka bir şey yapın.

Kısa dönemin ötesinde piyasa işe yaramaz. Büyük şirketlerin araştırma planlaması çalışmalarında çok sık konuk olarak bulunduğumu bilirsiniz. Mali işler müdürü, her zaman yaptığı gibi şu ya da bu proje için “Getirisi ne olacak” diye sorduğunda verilecek tek cevap şudur: “Beş yıl geçmeden bilemeyiz.”

NPQ | Yıllar önce Amerikan ekonomisindeki emekli sandığı fonlarının mülkiyeti üzerine yazmış, bunu işçilerin emekli sandıklarının üretim araçlarına sahip olduğu “kapitalistsiz kapitalizm” diye adlandırmıştınız.

Bugün bu servet yayılması, menkul değerler yatırım fonlarının patlamasıyla daha da ileri gitti; Amerikalıların yüzde 51’inden çoğu hisse senedi sahibi. Kitle kapitalizmi ya da post-kapitalizme ulaştık mı?

DRUCKER | Doğrusu, buna post-kapitalizm demek, ona ne diyeceğimizi bilmediğimiz anlamına gelir, o kadar.

Buna iktisadi demokrasi de diyemezsiniz; çünkü bu kitle mülkiyetiyle ilişkili olan örgütlü bir yönetişim (governance) biçimi yok. Kesin olan bir şey varsa, o da bunun tarihte yepyeni bir olay olduğu.

Zengin bir adam olmayan bahçıvanım, hisse senedi yatırımlarına yön vermek için Wall Street Journal’ın her gün arka kapımın önüne bıraktığım “para piyasaları” bölümünü alıyor.

2 milyon hesabı olan bölgesel bir mali hizmet kuruluşunda çalışan bir dostumun geçenlerde bana söylediğine göre, ortalama yatırımcısı, menkul değerler yatırım fonuna yaptığı yatırımı yılda 10.000 dolardan, 25.000 dolara çıkarmış.

Belki de sermayecilerin artık önemli olmadıkları doğru çıkıyor. Zenginlere karşı büyük bir hayranlık duyulduğu eski dönemlerde ya “sermaye oluşumu için zenginlere muhtacız” ya da “zenginler düpedüz hepimizi sömürüyorlar” gibi yüksek sesle dile getirilen kanılar vardı. Artık bu tür değerlendirmelerin hiçbirini duymuyoruz.

J.P. Morgan, bir zamanlar Amerikan ekonomisi için önemliydi. Zirvedeyken dört ay boyunca Amerika’nın bütün sermaye ihtiyaçlarını finanse etmeye yetecek kadar nakit sermayesi vardı.

Enflasyona göre düzeltirsek J.P. Morgan, bugün Bill Gates’in sahip olduğunun üçte birinin biraz daha azına sahip. Tek adamın böyle bir servete sahip oluşu, büyük Çin Hanı’nın zamanından beri dünyada görülmemiştir. Ama Bill Gates’in 40 milyar doları Amerikan ekonomisinin bir gününü bile finanse etmeye yetmez.

Bill Gates, kurmuş olduğu Microsoft şirketinden ve kullanmakta olduğumuz yazılımdan dolayı önemlidir. Zengin bir adam olarak tamamen önemsizdir. Parasını nasıl harcadığının ya da israf ettiğinin Amerikan ekonomisi üzerinde etkisi olmaz. Devede kulaktır.

Bugün Amerika’da çok şeyi değiştiren, on milyonlarca küçük yatırımcının elinde bulunan servettir.

NPQ | Tarihi olarak devlet sosyalizmi, refah yaratmakta ya da sosyal hizmetleri etkin bir şekilde sağlamakta başarısızlığa uğradı. Gene de kapitalizm, hayatın iktisadi mübadele dışındaki bütün boyutlarını yok sayıyor. Piyasa ise, sizin de söylediğiniz gibi sadece kısa dönemli. O zaman toplum uzun dönemde nasıl ayakta kalacak?

DRUCKER | Artık biliyoruz ki, iki değil, üç kesime ihtiyacımız var. Yalnız devlet ile iş âlemi değil, bir de şimdilerde “sivil toplum” ya da aradaki üçüncü kesim denilen şeye...

Gerçekten de ben, bir yanda sosyalist hezeyanın, öbür yanda katıksız piyasanın gerçekçi alternatifinin; emekli sandıkları ve menkul değerler yatırım fonları aracılığıyla ekonomide mülkiyetin yaygınlaştırılması ve bunun, sağlık hizmetlerinden öğrencilere özel ders verilmesine kadar, yerel toplum ihtiyaçlarını karşılayan ve kâr amacı gütmeyen bir “üçüncü” kesimle birleştirilmesi olduğuna inanıyorum.

Cumhuriyetçi dostlarımdan bazılarının devletsiz de yapabileceğimizi düşünmeleri, düpedüz ahmaklıktır. Ama anlaşılabilir bir tepkidir. Çünkü savaştan sonra, devletin bütün yerel toplum ihtiyaçlarını karşılayabileceğine inanılırdı.

Ancak devletin başka herhangi bir alet gibi bazı şeyler için iyi olduğunu, bazı şeyler için ise iyi olmadığını öğrendik. Örneğin; ortak savunma ve altyapı için vergiler yoluyla mali kaynak sağlamak açısından önemlidir devlet...

Nasıl ki, ayak tırnaklarımı çekiçle kesmeye kalkmam akıl kârı değilse, devlet de yerel toplumun ihtiyaçlarını karşılamakta yetersizdir. Devlet, yaptığı her şeyi ulusal düzeyde yapmalıdır. Bir cemaatin yerel koşullarına uyum göstermek için birtakım denemelere kalkışması doğru olmaz.

Devlet, bir sorunu standart bir şekilde tanımlama, sonra da çözümü tekeli altına alma eğilimi gösterir. Oysa Saint Louis’te başarılı olan bir çözüm, genellikle New York ya da Los Angeles bir yana, Kansas City’de bile başarılı olmaz.

Elbette, kendine özgü kâr güdüsüyle piyasanın da toplumsal sorunlarla uğraşmakta ne bir çıkarı vardır, ne de böyle bir şeye yeteneği...

Ben daha çok iş âlemi için danışmanlık yapan birisi olarak tanınıyorum. Oysa 50 yıldır zamanımın büyük bölümünü kâr amacı gütmeyen örgütler için danışmanlık yaparak harcıyorum. On beş yıl önce IRS’te (ABD’de İç Gelirler Yönetimi) vergiden bağışık, kâr amacı gütmeyen grup olarak kayıtlı kuruluş sayısı, Amerikan Kalp Derneği ve Amerikan Akciğer Derneği gibi tanınmış gruplar dahil, sadece 300.000 idi. fiimdi bunların sayısı, bir milyonu aşıyor.

Kâr amacı gütmeyen yönetim için bir vakfın kurulmasına da yardımcı oldum. Başında Kız İzciler örgütünün eski genel başkanı var. Fikir basitti: Bu örgütlerin esas sorunu, kötü yönetim değil, yönetimsizliktir. Piyasa disiplini olmayınca, bu örgütlerin odaklanmış bir misyona ve kâr ya da zarar yerine, sonuçlara dönük bir yönelişe ihtiyacı vardır.

Vakfın karşılaştığı sorunlardan biri, Japonya, Brezilya, Arjantin ve Polonya gibi son derece değişik ülkelerden gelen muazzam talep oldu. Hepsi, sosyal sektör kurumlarına acilen ihtiyaç duyuyor; çocuk ve hasta bakıcılık dernekleri kurulmasından dövülen kadınlar için sığınaklara, Patagonya gibi yerlerdeki köylüler için tarım eğitimine kadar.

NPQ | Toplumsal kesim Japonya’da niye büyüyor? Orada yerel toplum çok güçlü değil mi?

DRUCKER | İki şey oluyor. Birincisi, geleneksel toplum yapısı parçalanıyor. İkincisi, birkaç yıl çalıştıktan sonra, çocuk yapmak üzere işten ayrılan okumuş kadınlar, çocuklar okula başlayınca sıkılıyorlar.

Japonya’da ne gibi toplumsal sorunlar var? Japonya’da 55 yaşına geldiniz mi, özünde çürüğe çıktınız demektir; oysa muhtemelen 30 yıl daha yaşayacaksınızdır. Dolayısıyla yaşlılar, spordan ikebana çiçek düzenleme sanatına kadar, çeşitli alanlarda kulüpler kurup kendilerine meşguliyet arıyorlar.

Japonya’daki en başarılı sosyal sektör gruplarından biri, Japon geleneklerine ve yaşam biçimine alabildiğine aykırı bir faaliyetle uğraşıyor: Dışarı çıkamayan yaşlılar için “tekerlekli yemekler”...

Gençler artık yaşlılarla ilgilenmiyorlar. Gene de hükümet, tekerlekli yemek programının oluşturulmasını engellemeye çalıştı. Çünkü bu, yaşlıların durumunun pek iyi olmadığını itiraf etmek zorunda kalmaları demek olacaktı. Doğrusu bu, Japonların onuruna sürülmüş bir lekedir. Ama gerçektir.

Gençlerin ve okul yaşındaki çocukların evden okula, okuldan eve götürülmeleri, ev ödevlerine göz kulak olunması ve yüksek not almayanlara özel ders verilmesi için de muazzam bir ihtiyaç var.

Japon öğrencilerinin yüzde 20’sinin sivrilmesine karşılık, geriye kalanların düpedüz yüzüstü bırakıldıklarını Japonya dışında kimse bilmiyor galiba. Sosyal yardım kurumları, bu çocuklarla ilgilenmeye çalışıyor.

Lisede ya da çalışırken biraz İngilizce öğrenip de bunu unutmamak isteyen Japon kadınları için İngilizce konuşma ve okuma sınıfları da var. Bugün bu çevrelerin sayısı, 185.000’i aşıyor, küçük kentlerde bile.

fiimdi Japonya’da bir Adsız Alkolikler Derneği bile var. Ne kadar büyüdüklerini bilmiyorum; ama bazen ülkedeki her ücretli üye olabilirmiş gibi görünüyor.

NPQ | ABD’de ise, toplumsal sorunlar gönüllü kuruluşların altından kalkamayacağı kadar büyük, öyle değil mi?

DRUCKER | Belki tamamıyla değil. Ama faaliyetlerin alanı müthiş. Amerikalıların yüzde 50’sinden fazlası, haftada en az dört saat şu veya bu türde bir gönüllü kuruluşta, kilise ya da yerel toplumda çalışıyor.

Yerel toplum sorunları için buldukları çözümler de son derece yaratıcı. Yıllar içinde çok önemli bir ders öğrendim: Toplumsal sorunların nasıl çözüleceği konusundaki pratik örneklerin büyük önemi vardır. Çünkü, başkaları o örneği tekrarlar.

Bu amaçla her yıl Drucker Vakfı, bir gönüllü kuruluşa yarattığı “örnek” dikkat çeksin ve tekrarlansın diye ödül verir.

Bir yıl, ödülü bir göçmen tarafından yönetilen çok küçük bir gruba vermiştik. Bu kişi, bakacak kimsesi olmayan küçük çocuklu ve sosyal yardımla yaşayan kadınların en çaresizleri, en verimsizleri ile çok ciddi sakatlıkları olan çocukları bir araya getirmenin bir yolunu bulmuştu. Bu öyle bir duruma yol açıyordu ki, hem sakatlara bakılıyor, hem de zamanla bu kadınlar, tam gün iş bulup iyi para kazanacak kadar vasıflı hale geliyorlardı.

Dikkat çektiğimiz bir başka proje Saint Louis’teki Luterci bir kiliseye aitti. Kendi bölgelerinde, çoğunluğu ailelerden oluşan evsizlerin, aşağı yukarı beşte ikisinin yeniden kendilerini toparlamak için pek az şeye ihtiyaçları olduğunu görmüşler. Kilisenin ilk yaptığı şey, evsiz ailelerin en çok neye ihtiyaç duyduğunu değerlendirmek olmuş. Sorunun cevabının “özsaygı” olduğunu görmüşler.

Bunun üzerine cemaatin mensupları, eskimiş evler satın almaya, bunları yenileyip güzel birer orta sınıf evi haline getirecek gönüllüler bulmaya girişmişler. Sonra da evsiz aileleri buralara yerleştirmişler. Bu tek başına onların hayata bakışlarını değiştirmiş. Görevlendirilmiş kilise mensupları da, ailelerin faturalarını ödemesine, iş bulmasına yardımcı olmuşlar. Sonunda bu programda yer alan ailelerin aşağı yukarı yüzde 80’i, her türlü yardım kapsamından kalıcı olarak ayrılmış.

Bir de yeni yeni katılım düzeylerine ulaşmakta olan Kız İzciler gibi örgütler var. Birkaç yıl önce sayıları aşağı yukarı 50.000 gönüllüye inmişti. fiimdi yaklaşık 900.000’e çıktı.

Eski gönüllü, genellikle evde canı sıkılan bir orta sınıf ev kadınıydı. Yeni gönüllü, çoğu kez çocuk yapmayı ertelemiş olan, ama bütün hafta erkekler arasında çalıştıktan sonra, hafta sonunda kızlarla birlikte olmak isteyen bir meslek kadınıdır.

Son 25 yılın büyük bölümünde, ABD’de hızla büyümekte olan mega Protestan kiliseleriyle çalıştım. Bu kiliseler bence günümüz dünyasının en önemli toplumsal olaylarından biridir. Yerel toplum eylemciliğini öğretiyorlar ve insanları, içinde bulundukları koşulları iyileştirerek inançlarını yaşamaya teşvik ediyorlar.

Geleneksel kiliseler, bazı bakımlardan can çekişiyor olabilir; ama başka bakımlardan dönüşüme uğruyorlar.

Amerika’daki Katolik kilisesini alalım. Papa II. Jean Paul, Amerikan kilisesine muhafazakâr piskoposlar atamaya büyük özen gösterdi. Çünkü kilise onu korkutuyor. Onu rahatsız eden, ilahiyat sorunlarından, evli rahiplerden ve papazlığa atanan kadınlardan çok, ruhbandan olmayanların çalıştırdıkları ve piskoposlar tarafından denetlenmeyen piskoposluklardaki faaliyetlerde görülen muazzam yükseliş.

Benim bildiğim, Orta Batı’nın büyükçe piskoposluklarından birinde, bir zamanlar 700 rahip vardı; şimdiki sayıları 250’yi zor geçiyor. Hemen hiç rahibe kalmadı; ama ruhban sınıftan olmayan 2.500 kadın var. Her kilise bölgesinde, ruhban sınıftan olmayan bir kadın yönetici var.

Rahibin bütün yaptığı kudas ayinini icra edip, kutsal ekmek dağıtmaktan ibaret. Kadınlar gösterinin geri kalan bölümünü tamamen gönüllü olarak yönetiyorlar. Ayinlerde, rahibe yardım eden kız çocuklar dönemi çok gerilerde kaldı.

NPQ | Başka batılı ülkeler dahil, öteki ülkelerle karşılaştırıldığında ABD’nin üçüncü kesimi neden bu kadar geniş ve canlı?

DRUCKER | Hiçbir yerde, hiçbir ülke; ABD’nin kâr amacı gütmeyen sektörde ulaştığı etkinlik çapına yakın değil, çünkü başka yerlerde esas olarak modern ulusal devletin memurları yerel sivil toplum örgütlerini yok etmişlerdir.

Fransa’da sivil toplum örgütleri içinde bir şeyler yapmak neredeyse suç sayılır. Sonradan silindiyse de, Kraliçe Victoria dönemi İngiltere’sinde, gönüllü kesimin yoksullukla uğraşmakta hatırı sayılır bir yeri vardı.

Avrupa’da esas mücadele, devleti kilisenin egemenliğinden kurtarmak için verildi. Kıt’a Avrupa’sında kilise karşıtı geleneğin bu denli güçlü oluşu bundan ötürüdür.

ABD’de durum bunun tersiydi. Jonathan Edward, kilise ile devletin ayrılması öğretisini 1740 dolayında ortaya attığı zaman, amacı kiliseyi devlet karşısında özgürleştirmekti. Kilise karşıtçılığı, bu ülkede hiçbir zaman önemli bir yer tutmadı.

Bu özgürlük sayesinde ABD, bir dini çoğulculuk ve devlet dışı kiliseler geleneği geliştirdi. Çoğulculukla birlikte, mezhepler üye bulmak için birbiriyle yarıştı. Bu yarıştan da, başka ülkelerde var olmayan bir yerel toplum işlerini üstlenme geleneği doğdu.

Jefferson’ın Virginia Üniversitesi bir yana, ABD’de bütün kolejler, 1833’te Oberlin’in kuruluşuna dek birer mezhebin yönetimindeydi.

 

Asya Bunalımı

Asya’nın iktisadi sıkıntıları doğrusu beni fazla ilgilendirmiyor. Çünkü parayla ne yaparsanız yapın, bunun büyük bir sorun yaratması beklenmemelidir. Yeter ki, akılsız olmayın.

Asyalılar ise akılsız değildir. Asya bunalımı temelde iktisadi değil, toplumsaldır. Bölgenin tümünde toplumsal gerilimler o kadar yüksek ki, bana iki dünya savaşı çöküntüsüne yuvarlanmış, gençliğimin Avrupa’sını hatırlatıyor.

Asya’da gördüklerimiz, birçok bakımdan “büyük bozulma”nın, geniş kitlelere dönük sanayi devriminin ve ona eşlik eden hızlı kentleşmenin bir sonucu olarak, Avrupa’da ortaya çıkmış olanlarla aynı türde gerilimlerdir. Yalnız Asya’da işlerin bozulması, çok daha büyük bir hızla ilerledi.

1950’lerde Kore’yi ilk kez tanıdığımda, burası yüzde 80 oranında kırsal bir ülkeydi ve lise üstünde eğitim görmüş kimse hemen hemen yoktu; çünkü işgalci Japonlar, buna izin vermemişlerdi. (Yalnız Hıristiyan misyoner okulları açıktı. Çünkü Japonlar bunları sindirememişti. Korelilerin yüzde 30’unun Hıristiyan olması da bundan ötürüdür.)

Sanayi yoktu. Çünkü Japonlar, kimsenin beşten fazla işçi çalıştırmasına izin vermemişlerdi.

Bugün Kore, neredeyse yüzde 90 oranında kentleşmiştir, sanayide sürükleyici bir güç merkezidir ve nüfusu son derece eğitimlidir. Her şey 40 yılda oldu. Kırk yıla sığan bu altüst edici kalkınmanın yarattığı çalkantılar, patlamalara yol açmıştır.

Buna, işçilerine nasıl muamele edecekleri konusunda kapı komşuları Japonlardan hiçbir şey öğrenmemiş olan Koreli iş adamlarının eşi görülmemiş akılsızlığını ekleyin. Japonya, insanlara insanca davranmayı zor yoldan –1948 ile 1954’te hükümeti neredeyse deviren iki kanlı grev sayesinde– öğrendi. (Japonya’nın, işçilerin yarattıkları huzursuzluklar alanında ta 1700’e uzanan, dünyanın en belalı tarihine sahip olduğu pek bilinmiyor galiba.)

Yabancılar, Kore’de bir elektronik fabrikasını ziyaret ettiklerinde, montaj hattındaki kadınlardan birisi kafasını kaldırıp bakacak olsa, dışarı çıkarılır, işine dikkat etmedi diye dövülürdü.

Kore iş âleminin otokratları işçilere iğrenç davranmakla kalmadılar, şirketlerindeki bütün para ve iktidarın denetimini de ellerinde tuttular. Orta kademe yöneticilerine, eski ayrım günlerindeki Mississippi’li kara derili okul öğretmenleri gibi muamele ettiler.

Otokratlar, sonra da iktidarlarını korumak ve işçilere baş kaldırtmamak için askerle el ele verdiler.

Bütün bunlar, nihayet şimdi Kim Dae Jung ile birlikte değişmekte olsa da, Kore iş âlemi ile işçileri arasında derin bir nefret mirası bıraktı.

Malezya’da hükümetin yıllarca çaba harcamasına karşın, nüfusun yüzde 70’ini oluşturan Malaylar ile yüzde 30 oranındaki Çinliler arasındaki gerilim hâlâ yüksek.

Başbakan Mohamad Mahathir, bir defasında Malayları okulda tutmak için yapılması gereken şeyler konusunda kendisine fikir vermemi istemişti. Onun üzerine bazı köyleri ziyaret ettim ve gördüm ki, oralarda her şey yetişiyor; muz, hindistancevizi, elma... Domuzları ve tavukları da var. Karnını doyurmak için kimsenin parmağını kıpırdatmasına gerek yok. Yılda birkaç saat çalışıp bir TV, bir de motosiklet almaya yetecek kadar para kazanabiliyorlarsa, daha fazla ne istesinler ki? Üçüncü sınıftan sonra ne diye okulda kalsınlar ki?

Malezya’daki Çinliler ise, üçüncü sınıftan sonra okumaya devam etmekle kalmıyorlar, yüksek lisans için ABD’ye gidiyorlar. Malaycanın yanı sıra İngilizce de biliyorlar. Üç Çin lehçesi konuşuyorlar.

Dolayısıyla işler Malezya’nın liderlerinin itiraf etmek istemedikleri kadar onların denetiminde. Sonuç olarak da sevilmiyorlar.

Çinli azınlığın (100 milyonu Java’da yaşamayan) 200 milyonluk Endonezya halkının sadece aşağı yukarı yüzde 3’ünü oluşturduğu sık sık söylenir. Jakarta dahil, üç büyük kentte nüfusun yüzde 20’sinden fazlasını Çinliler oluşturduğu için, bu, sadece istatistik olarak doğrudur.

Her halükârda 1960’lardaki darbe sırasında, yarım milyon Çinli öldürüldüğü için, ordudan ve onun patronu Suharto’dan yana olmaları gerektiğini biliyorlardı. Böylece Çinliler, Suharto klanı ve ordu için para kazanıyorlar; Müslüman nüfus ise, bu duruma derin bir hınç duyuyor.

“Denizaşırı Çinliler”, toplu olarak dünyanın en büyük iktisadi güçlerinden biri haline geldiler. Bulundukları her yerde iş kuruyorlar. Bulundukları her yerde, çoğu kez serbest meslek sahipleri sınıfını oluşturuyorlar ve yönetici grup üzerinde nüfuzları var. Hepsi Çinli olan Singapur, Tayvan ve Hong Kong dışında hiçbir yerde sevilmiyor Çinliler...

Çin’in kendisi 1700’den bu yana her 50 yılda bir köylü ayaklanmaları yaşadı. Mao’nun yönetimindeki sonuncu ayaklanma 1949’da başarılı oldu.

Öyleyse, yeni bir isyanın vakti geldi demektir. Sorun her zaman aynı oldu; şimdi de öyle: Gidecek yeri olmayan çok fazla işsiz ve işe alınamayacak köylü var.

Bazıları, günümüzde 200 milyon kadar köylünün iş arayarak başıboş dolaşan bir “yüzer gezer nüfus” oluşturduğunu tahmin ediyorlar. Muhtemelen iş bulacakları da yok. Çin hükümeti, verimsiz devlet sanayilerini kapatmak konusunda ciddiyse, 80 ila 100 milyon insan daha sokağa atılacak demektir.

Belki de Avrupa’nın faşizm ve savaş tarihi, beni aşırı duyarlı kılıyor. Ama kişisel tecrübemden biliyorum ki, toplumsal gerilimler yüksekken, umulmayan bir durum bile, işleri çığrından çıkarmaya yetebilir.

O yüzden Asya için korkuyorum.

 

Japonya Üzerine

Asya’da başta gelen güç Japonya’dır. Ama Japonya özünde bir Avrupa ülkesidir. Daha kötüsü, geleneksel bir 19. yüzyıl Avrupa ülkesidir. O yüzden de bugün felce uğramış durumda.

Babamın zamanındaki Avusturya ya da en parlak dönemindeki Fransa gibi, Japonya da bir memur bürokrasisince yönetilen bir ülkedir. Siyasetçiler önemli değillerdir ve kendilerinden her zaman kuşku duyulmuştur. Yetersizlerse ya da rüşvet yiyorlarsa, bu olması beklenen bir şeydir. Ama devlet memurlarının rüşvet yedikleri ve yetersiz oldukları ortaya çıkarsa, bu korkunç bir şok olur. Japonya bugün şok içinde.

Tıpkı Japonya’da olduğu gibi, Almanya veya Fransa gibi ülkelerde de ekonominin belirli bir kesimine nezaretle görevli kıdemli devlet memuru, genellikle aşağı yukarı 55 yaşında görevinden ayrılır ve çok dolgun bir maaşla daha önce düzenlemekte olduğu işletmelerin yönetim kurulu üyesi olur ya da o kesimin dış ticaret grubunun başına getirilir.

Japonya’da bu işler daha örgütlü yürütülür, o kadar. Orada bürokrat, bakanlığına sonuna kadar sadık kalır ve arpalığını bütün davetsiz misafirlere karşı savunur; maliye bakanlığı örneğinde olduğu gibi, ekonomiyi batırma pahasına olsa bile. Sonra bakanlık, onu sanayide çok kazançlı bir “danışmanlığa” yerleştirir.

Japon sanayiinin etkin ve rekabetçi olduğu düşüncesi tam bir saçmalıktır. Ekonomisinin dışa açıklık yüzdesi –çoğunlukla otomobil ve elektronikte olmak üzere aşağı yukarı yüzde 8– en düşük olan ülke hâlâ Japonya’dır.

Sonuç olarak, Japonya’nın dünya ekonomisi tecrübesi çok azdır. Sanayiinin çoğunluğu, koruma altındadır ve gülünecek ölçüde verimsizdir.

Örneğin, Japonya kâğıt sanayiini ithalata açacak olsa, üç büyük Japon kâğıt şirketi, 48 saatte çöker.

Japon ekonomisinde ne zaman mali hizmetlerde bir dışa açılma olmuşsa, Amerikalılar ve öteki yabancılar işleri ele geçirmişlerdir. Japonya’da döviz ticareti, tamamen yabancı şirketlerin elindedir.

Döviz tüccarı olmak için en azından iki dilli olmak zorundasınızdır; çünkü İngilizce bilmeniz gerekir. Cenevre’de fazla Japonca konuşulmaz.

Aktif yönetiminde ufacık bir dışa açılmaya izin verildiği vakit, işin yüzde 100’ü, altı ay içinde yabancı şirketlerce ele geçirildi. Japonya’da eğitilmiş aktif yönetici azdır.

Bugün bir Japon bankasına baktığımda I. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, babamın Avusturya’da yönetmiş olduğu bankanın aynını görüyorum. Bir kişinin yapabileceği şeyi, dört kişi yapardı. 1923’te hâlâ daktilo makinelerinin yararlı olduğuna inanmazlardı. Hesap makineleri yoktu.

Acınacak kadar verimsiz ve memur kadrosu kalabalık olduğu halde banka kârlıydı. Çünkü, Avusturya-Macaristan imparatorluğundaki çok sayıda esnaf ve zanaatkâr, bankaya yüzde 5 ödemeye aldırmazdı. Başka yerden kredi alamazlardı.

Sonra dünya değişti. İmparatorluk dağıldı; verilmiş ödünçler, tahsili mümkün olmayan alacaklar haline geldi, müşteriler borçlanmaktan vazgeçtiler. Memur kadrosu zaten kalabalık olan banka, Prag ya da Krakow’dan geri gönderilen memurları işe almak zorunda kaldı. Bankalar kârlarını yitirip sabit maliyetlerinin altında ezildi.

Günümüzün Japonya’sı budur.

1890 tarihinden kalma ve (mezunlara iş sağlamak için) şirketleri üniversiteler listesinde yer alanları işe almakla yükümlü tutan bir uygulamadan ötürü işletmeler, daha iki yıl öncesine kadar işler gerilerken bile istihdam yaratmaya devam etti. Mezunlar, kendilerini işe alacak şirketler listesinden çıkarılacaklarından korkuyorlardı.

fiirket küçülmekte olduğu halde, altı üniversiteden 280 kişiye iş veren bir şirket bilirim.

Öyle olunca yeni işe alınanlar, hiçbir şey yapmadan bütün gün oturup dururlar. Akşamleyin de dışarı çıkıp patronla kafayı çekerler. İş mi bu?

NPQ | Japonya, bir 19. yüzyıl Avrupa devleti olarak aşırı rekabetçi 21. yüzyılda nasıl başarılı olabilir?

DRUCKER | Söylemiş olduğum her şeye karşın, Japonları küçümsemeyelim. Bir gecede hoyrat ve 180 derecelik köklü değişiklikler yapmakta inanılmaz bir yetenekleri vardır. Japonya’da bir duygu birliği geleneği de olmadığı için, bu değişmelerin bıraktığı duygusal yara izleri müthiş olur.

<< içindekiler