| İstanbul'dan Hong Kong'a: Batılı Olmayan Modernlikler Üzerine Notlar |
TÜRKİYE’NİN TARTIŞMALAR YARATAN ENTELEKTÜELLERİNDEN NİLÜFER GÖLE, BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ’NDE PROFESÖR. GÖLE’NİN BURADAKİ GÖRÜŞLERİ, GEÇENLERDE HONG KONG ÇİN ÜNİVERSİTESİ’NDE KÜLTÜREL KOZMOPOLİTLİK SİYASETLERİ ÜZERİNE YAPTIĞI BİR KONUŞMADAN ALINDI VE NPQ’NUN AMERİKA EDİSYONUNDA BU SAYIMIZLA EŞZAMANLI OLARAK YAYINLANDI. |
|
İSTANBUL-Batılı olmayan ülkeler genellikle “modernliğe” uzaklıklarına göre değerlendirilir. Bu toplumlarda modernlik, yerel bir gerçeklikten çok, bir özlem olarak görünür. Tüketim düzeyi gibi, elde edilmesi gereken bir şeydir. Modernliğin yokluğu, doldurulması gereken bir boşluktur. Modernlik, tarihsel ve toplumsal gerçekliklerinin özünde olan bir şey değil, alışılmış günlük yaşamın ve bilincin dışında ve bunlara yabancı bir şey olarak düşünülür. Batı ile Batılı olmayan arasındaki bu karşıtlık, aynı zamanda ikisi arasında bağlantıya işaret eder. Ancak ilişki, tarihsel olarak asimetrik arzular ve aldırmazlıklarla Batı tarihine ve düşüncesine bağımlılıkla oluşturulmuştur. Rönesans’tan ve Aydınlanma’dan Sanayileşmeye ve Bilgi Devrimi’ne Batı tarihi; yenilik ve yenileşme, dolayısıyla modernlik ölçüsü olarak alındığında, Batı dışındaki deneyimler sönükleşir. Dünya tarihinin yapıcıları olarak güçlerini yitirirler. “Batı ve geri kalanlar” örneğindeki gibi artakalanlar olarak tanımlanırlar. “Kenardakiler” ya da “gelişmekte olanlar” ya da “yeni sanayileşenler”dir. “İslam ülkeleri” ve “baskıcı yönetimler”dir. Tümünün ortak özelliğinin, modernliği yerel olarak yaratma gücünün zayıf olduğu söylenir. Batı’nın “öteki” olarak damgaladığı bu toplumlar, kendi toplumsal pratiklerini Batı’dan çok birbirleriyle karşılaştırarak yeni bir görünürlük, kendilerine özgü bir isim kazanabilirler mi? Doğu’yla Batı’nın birleştiği ve geleneğin modernliğe karıştığı Hong Kong ve İstanbul’u karşılaştırarak, Batılı olmayan modernliklerin doğasını kavramamıza yardımcı olacak ipuçları bulabiliriz. GÖNÜLLÜ MODERNLEŞME KARŞISINDA İRADE DIŞI MODERNLİK | İster komünist ister ulusçu olsun, Batı dışındaki tarihlerin en önemli özelliği, gönüllü modernleşmedir. Modernliğin söz konusu olmadığı, ama seçkinlerin kafasından da çıkmadığı, modernliği arzuladığı toplumlarda, bunun yerini siyasal irade ve çabanın bir dışavurumu olarak modernleşme alır. Atatürk, Nehru, Sukarno, Nasır, Mao, Stalin örneklerinde olduğu gibi. Modernleşmenin düz, neden-sonuç biçiminde ilerleyen evrensel bir üst-anlatı çizgisi izlemediği artık ortaya çıktı. Eğitim, kentleşme, ekonomik gelişme ve demokrasi birbirini getirmedi. Modernleşme, yerel kültürel dokuyla evrensel modernlik kavramı arasındaki özgül etkileşime göre asimetrik bir yol izledi. Günümüzde Batı dışındaki toplumlarda, bu bağlam içinde ele alınması gereken bu modernleşme sürecini vurgulamak; meşru, dahası entelektüel açıdan da moda –evrenselin özel karşısında gerilediği tarihsel değişimden de bağımsız olmayan bir yöntem değişikliği. Sözgelimi hem Türkiye hem de Çin’de, “baskıcı modernleşme”den –devlet merkezli yukarıdan modernleşme– daha sivil toplum merkezli aşağıdan bir modernleşmeye geçiş görüyoruz. Modernleşme siyasal seçkinlerin iradesine bağlı olduğundan ve aşağıdan modernlik, modernleştirici seçkinlerin Batılılaşmış düşüncelerine her zaman uymadığından, bu iki atılım genellikle çatışır. Küreselleşme ve piyasa ekonomisinin yayılması, devlet merkezli modernleşme biçimlerinin yıkılışını hızlandırırken, bir yandan da demokratik yurttaşlık kavramını tehdit eden köktendinci akımlar, kabilecilik ve etnik çatışmaların, batılı olmayan toplumları iç savaşa götürebilecek biçimde yayılmasına yol açabilir. Ekonomik liberalleşme kolayca tam bir tüketiciliğe, yozlaşmaya ve pornografiye de götürebilir. Bu çarpıklıklar, Batılı olmayan ülkelerdeki irade dışı modernliğin, kontrol dışı aşırılığını ortaya koyar. ADSIZ MELEZLER | Yerel ve küresel gerçeklikleri birleştiren yeni melezleri anlamaya çalışırken, toplumsal bilim diliyle açıklanmayan bir alana varırız. Genel eğilim, her tür şaşırtıcı çelişkiyi ya bir yerel “geri kalmışlığın patolojisi” olarak ya da öteki uçta basit postmodern görecelilik olarak adlandırmaktır. Bu yeni gerçekliği adlandırma çabası, modernliğin kendisini kavramsallaştırma sorununu da beraberinde getirir. Ana modernlik anlatısından uzaklaştığımızda ve modernlik artık Batı coğrafyası ya da Batılı Aydınlanma kültürü geleneğiyle –toplumsal ilerleme, bireysel kurtuluş, eşitlik ve özgürlük değerleri– özdeşleştirilmediğinde, modernliğin yeniden tanımlanması gerekir. Postmodernizm, Batı modernliğinin Aydınlanma’dan kopuşunu vurgulamıştır. Ama postmodernizm, modernliğe içeriden yöneltilmiş bir eleştiri olduğundan, neredeyse ona bağlı olduğu varsayılır. Bir sürü alternatif modernlik modelleri olduğunu kabul ettiğimizde ise, modernlik kavramının kendisi tümüyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Yeni çözümleme prizmalarına varmak için, Batı’nın kendisini merkez olmaktan daha da uzaklaştırıp, bir zamanlar kenar olduğu düşünülenleri; kendi tarih yaratma kapasiteleri olan kendi başına merkezler olarak görmemiz gerekir. GEÇMİŞİ GELENEKSİZLEŞTİRMEK | Batılı olmayan bağlamlarda gelenekle modernlik arasında özel bir uyuşmazlık var. Yaygın “geleneksel toplumlar” yaftasıyla anlatılmak istenenin tersine, bu toplumların “gelenekten koparılmış” oldukları söylenebilir. Özellikle baskıcı modernleşme biçimlerinin egemen olduğu yerlerde, geleneksel geçmişten köklü bir kopuş söz konusudur. Türkiye ve Çin, gönüllü geleneksizleştirme örnekleri olarak alınabilir. Geçmişin –Konfüçyüsçü ve İslamcı– kökten yadsınması, her iki devrimin “yenilik” adına benimsediği ideolojiydi. 1923’te Türkiye’ye laik ulus devletini getiren Kemalist modernleşme, Osmanlı ve Müslüman geçmişten tam bir kopuşu ortaya koydu. İsviçre’den laik medeni hukuk alındı. Arap alfabesinin yerine Latin alfabesi getirildi. Batı takvimi benimsendi. Fes takmak yasaklandı. Aynı zamanda, çok kısa bir süre önce devlet karşısında biraz özerklik kazanan kamu alanı, “modern yaşam biçimi”ni yerleştirmek amacıyla tüm dinsel eğilim ve uygulamaları yok etmeye çalışan moderleştirici seçkinler tarafından sıkı bir biçimde denetlendi. Dinsel tarikatların yasaklanması, devlet memurlarının kılık kıyafetlerinin düzenlenmesi, dilin Arap etkisinden temizlenmesi ve devlet radyo ve televizyon istasyonlarının klasik Batı müziği çalmak zorunda bırakılması bu uygulamalar arasındaydı. Sovyetler Birliği ve Çin’de olduğu gibi, geçmiş geleneklerin modernleşmeye engel olduğu ve yok edilmeyecekse yok sayılması gerektiği düşünüldü. Sonuç olarak bu ülkelerde modernliğin, gelenek üzerinde dönüştürücü bir etkisi olmadı. Gelenekler yeniden yorumlanacağına, donup katılaştı. Var kalabilen gelenekler, ya aykırı parçalar olarak sistemin kenarında kaldılar ya da yeni modernlik biçimleriyle yan yana oldular. Köklü bir kültürel kopuş biçimindeki bu modernlik atılımı, eskiyle yeninin sessiz bir biçimde birlikte yaşamasına yol açtı. Ekber Abbas’ın Hong Kong için yazdıkları, İstanbul için de söylenebiliri: “Farklı zamanlar ve hızların çatıştığı, değişimin açık bir yönden yoksun olduğu bir mekân... Tarihsel ardışıklık duygusunun zayıflamasıyla eskiyle yeninin aynı anda varolması. Süreklilikler ve kesintiler yan yana. Modern öncesi ve modern sonrası, birbirini tanımak zorunda olmadan el ele.” ÇAĞDAŞ İSLAM | Çağdaş İslam, geleneklere dönüşten çok modernleşmenin bir ürünü. Bugün İslamcı toplumsal akımın önde gelen oyuncuları laik kurumlarda eğitim görmüşlerdir ve çoğunluğunu mühendisler, toplum bilimciler, entelektüeller ve gazeteciler oluşturur. Kentleşme ve modern eğitimin ürünleridirler. Yazılarında, dinsel İslamcı isimlerden çok, Foucault, Feyerabend, Illich, Gellner ve Baudrillard gibi Batılı düşünürlere daha çok gönderme yapılıyor. “Köktendincilik” olarak adlandırılan köktencilikleri, Kuran’da belirtildiği ve Muhammed döneminde uygulandığı biçimiyle, İslam’ın geçmişine dönüş isteğinden geliyor. Ama bu tür bir dönüş, geleneği sürdürmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, temel kaynaklara göndermeler, Muhammed’den beri geçen yüzyıllar içinde gelişen İslam’ın geleneksel uygulama ve yorumlarını eleştirmek amacıyla kullanılıyor. Yıllardır kuşaktan kuşağa devredilen geleneksel uygulamalar bir sapma, özden uzaklaşma olarak niteleniyor. Gerçekten de günümüzün İslamcı militanları, İslam’ı siyasallaştırma çabaları içinde gelenek mirasını yadsıyorlar. İronik bir biçimde toplumun gelenekten koparılması sürecine onlar da katkıda bulunuyorlar. İslamcı kadınların örtünme biçimi, gelenekle modernlik arasındaki uyuşmazlığın bir başka göstergesi. Örtünme, geleneksel cinsel kimlik kavramını ve cinslerin ayrılmasını anımsatıyor. Ama yeni İslamcı örtünmenin –kumaşı, renkleri ve biçimiyle– geleneksel örtünmeyle hiçbir ilgisi yok; eve kapanmış, geleneksel, uysal Müslüman kadından uzaklaşıldığını gösteriyor. İran Çevre Bakanı Ebtekar gibi günümüzün örtülü İslamcı kadınları, kazandıkları mesleki ve siyasal kimlikle iddialı, eğitim görmüş ve kamusal mekânlarda yer alan kişiler. Akordsuz birliktelik, yerel çevrede ve evde de görülebilir. İstanbul’da son zamanda kadınlarla erkeklerin espresso ya da capuccino içerek birlikte oturabildiği modern “cafe” sayısındaki patlama yanında, eski kahvehaneler de varlığını sürdürüyor. Buralar, geleneksel Türk kahvesi içilen ve tavla oynanıp siyaset konuşulan, yalnızca erkeklere özgü yerler. Bu akordsuz birliktelik, ev içi mekânlarda da kendini gösteriyor. Bugün sıradan insanların evinde yer masasında yemek yenirken, konuklar için de bir yemek masası bulunuyor. Bu örneklerin tümü, yerel yaşam biçimlerinin yerini küreselleşmenin aldığını düşündüğümüz anda, geleneklere, yerel estetiğe ve geçmiş anılara duyulan yeni ilginin beklenmedik birleşimlerde yeniden ortaya çıktığını gösteriyor. Bu melez yaşam biçimleri, geleneklere ve geçmişe dönüşten çok, kişisel kimlikle modernlik arasında bir uyum sağlamaya yönelik çelişkili bir arayışın söz konusu olduğunu gösteriyor. Ekber Abbas’ın Hong Kong için söyledikleri yine İstanbul için de geçerli: “Kayboluş kültürü, kimliğin bulunmasının koşuludur.” Hollandalı mimar Rem Koolhaas’ın, Los Angeles’taki Universal Stüdyoları’nda yayalar için yaratılan ve dükkân ve kafelerden oluşan City Walk adlı sokak için söylediği gibi, “sokak (kamusal mekân), ancak öldükten sonra yeniden diriltilebilir.” ÖZNE VE MODERNLİK | Özne ile modernlik arasındaki düşmanlık, Batı dışındaki toplumların özelliğidir. Modernlik bir yandan yerel özgünlükleri yok ederken, bir yandan da ulusalcı ve dinsel kimlikler Batı modernliğinden farklı olduklarını ileri sürer. Batı’yla yaşanan bu “uygarlık uyuşmazlığı”, Batılı olmayan kimlik politikalarının içine işleyen totaliter eğilimlerin nedenidir. Kuşkusuz türdeşleşmeyle kimlik politikaları arasındaki karşıtlık, günümüz Batı demokrasilerinin de bir özelliği. Ama Batı’daki sivil toplumun çokkültürlülüğü, “totaliterliğe” değil, her biri kendi tekçi kimlik seçeneğini, bunu kabul etmek istemeyenlere zorla benimsetmeye çalışan köktendinci ve etnik akımlar arasında bir “iç savaşa” yol açma eğiliminde. BİREYSİZ MODERNLEŞME | Batı dışındaki modernlikler tarihine, modern bireyi yaratmadan modernleşme anlayışı biçim verir. Bu nedenle bu tür toplumlarda modernleşmenin tarihsel göndermesi, liberal Anglo-Sakson demokrasisi değil, merkeziyetçi Jakoben cumhuriyetçilik modelidir. Ama bu devlet merkezli modernleştirme, kendisini siyasetle sınırlamaz. Tersine, modernliği kültür, cinsiyet, yaşam biçimi ve kimlik alanlarına uygulayacak bir araca dönüşür. Siyaset böylece, birbiriyle yarışan modernist, ulusçu ve dinsel toplumsal atılımların gerçekleştiği yer olur. Bu yüzden de yarışan “yaşam biçimleri” kişisel yeğlemeler olarak değil, uygarlık sorunu olarak görülür. Modernleştirici seçkinlerin yaşam biçimi, olumlu bir biçimde Batı uygarlığıyla ilişkilidir. Sıradan insanın alaturka yaşam biçimi olumsuz bir anlam kazanır. Türklerin kendi alışkanlıklarını, sanki günlük yaşamlarıyla Avrupalı üstben ilgileniyormuş gibi, yabancı bir sözcük olan “alaturka” olarak damgalamaları da anlamlıdır. Kravat takmak, çatalla yemek yemek, sakal ve bıyıkları tıraş etmek, eşlerin yolda kol kola yürümesi, tiyatroya gitmek, tokalaşmak, dans etmek, sokakta şapka takmak, soldan sağa yazmak –tüm bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında -1920’ler ve 1930’lar– ilerici ve uygar bireyin ideal özelliklerini belirleyen ritüeller arasındaydı. Gerçekten de Türk modernleşmesi, bir uygarlık dönüşümü, Osmanlı-İslam uygarlığından Türk-Batı uygarlığına dönüşüm olarak yorumlanabilir. Bu dönüşüm birincil ayrımlar temelinde, işler-beğeni, beden dili, yeme alışkanlıkları ve giyim kodları. Bu durumda –kültürel öz tanımlarıyla modernliğin gerekleri ayrıldığında– bölünmüş bireyler ve çarpık bir modernlik çıkar ortaya. Türkiye’de, uygarlık dönüşümü Müslüman kişiyi sakatlamış ve o da bir tür çarpık toplu kimlik olarak radikal İslam aracılığıyla tarih sahnesine dönmüştür. Çağdaş İslamcı akımlar (geçtiğimiz yirmi yıl içinde ortaya çıkanlar) çoğunlukla kendilerini Batı uygarlığını eleştiren güçler olarak tanımlar. Özlerini Batı modernliği ile ilişki açısından tanımlayarak, kendilerini daha önceki akımlardan ayırırlar. Artık kendilerini savunmaktan vazgeçtiler. İslam’ın modernlikle uyuşabileceğini kanıtlamaya çalışmıyorlar. Tam tersine özümlenmeye karşı çıkıyor, Batı modernliğinin tekçiliğine karşı bir seçenek olarak kendi tekçiliklerini sunuyorlar. “İslam güzeldir” sloganları, 1960’larla 1970’lerin militan Amerikan akımlarının “Siyah güzeldir”ini yansılıyor. İslamcı yaşam biçiminin farklılığı, kadın bedenini örtme, alkol kullanımını yasaklama ve sanata yönelik sansür gibi püriten ahlakçı tutumlarla ortaya konuyor. Onlara göre bir yaşam biçimini seçmek, bireysel bir seçim değil, bir topluluk ahlakı sorunudur. Bu topluluk ahlakının tanımını, modernist liberallerle İslamcılar arasındaki siyasal mücadele belirliyor. MODERN KADIN | Kamusal alanın önce burjuvazi tarafından oluşturulduğu ve işçi sınıfıyla kadınları dışladığı Batı’nın tersine, Müslüman modernlik bağlamında kadınlar kamusal mekânın kurucuları. İki cinsi toplumsal alanda bir araya getirerek kadını kamu önünde görünür kılmaya çalışan Kemalist modernlik, kamusal ve özel alanların tanımı yanında, kadın cinselliğinin denetim altında tutulmasına ve cinsler ayrılığına dayanan İslamcı ahlak uygulamasını da kökten değiştiriyordu. Gerçekten de kadın hakları ve kadınların vatandaş kılınması, Türk modernliğinin belkemiği olarak ele alınabilir. Peçenin kaldırılması, kızlarla erkeklerin birlikte zorunlu eğitim görmesi, kadınlara seçme ve seçilebilme gibi medeni haklar tanınması ve son olarak Şeriat’ın (İslam hukuku) kaldırılarak 1926’da İsviçre Medeni Kanununun benimsenmesi, kadınların kamusal alandaki varlığını garanti altına aldı. Kemalist modelde kadınlar Batılılaşma ve laikliğin taşıyıcılarıydı ve kamu alanında rol alıyorlardı. Uygarlık dönüşümünü onayladılar. Peçesiz kadın, spor karşılaşmalarına katılan kadın, kadın pilot, meslek sahibi kadınlar ve Avrupalı gibi giyinmiş kadın ve erkek fotoğrafları, “saygın yaşam”ın modernist betimlemeleriydi. Uygar Cumhuriyetçi bireyler çay partilerine, her iki cinsin de katıldığı yemeklere ve balolara gittiler. Ama Osmanlı kozmopolitliğinden farklı olarak Kemalist kadınlar ciddi, alçakgönüllü ve davaya bağlıydı. İslam öncesi Anadolu kültürüne ait olduğu varsayılan değerlere uygun davranarak Türk ulusçuluğunun özelliklerini kişiliklerinde topluyorlardı. Kadınlar, cumhuriyetçi Çin’in ilk dönemlerinde de modernizmin oluşturulmasında çok önemli bir rol oynadı. 1930’larla 1940’larda Şanghay’da orta ve üst sınıftan kadınların yaşamında moda, sağlık ve çocuklara önem verme gibi yeni duyarlıklar, kentli yaşam biçiminin ortaya çıkışının en iyi tanımlarıydı. Günümüzde İslamcı politikalar, kadının görünürlüğünü örtünmeyle sınırlayarak özgür kamusal mekânı kısıtlamaya çalışıyorlar. Bu tutum temelde, cinslerarası toplumsal ilişkileri düzenleyerek kadının cinselliğini kontrol altında tutma çabasıdır. Sözgelimi İran’da İslam Devrimi’nden sonra üniversitelerde kız ve erkek öğrenciler ayrı dersliklere yerleştirildi. Kadın ve erkekler için ayrı otobüsler konuldu, parklar gözetim altında tutuldu ve kadınların şarkı söylemesi yasaklandı. Kısacası devrim, kadınların bedenini, sesini ve konuşmasını kışkırtıcı buluyordu. Böylece Müslüman bir bağlamda demokratik bir kamusal mekânın varlığı, cinsler arasında toplumsal ilişkiye ve kamu alanının erotikleşmesine bağlıdır. Kısaca, Batı toplumlarında toplu heyecanlara yol açan konular kürtaj ve üreme hakkı olurken, Batı dışındaki İslamcı bağlamda konu, baştan çıkarma özgürlüğüdür. |