| Asıl Soru: Kriz Kime Yaradı? |
MUSTAFA ÖZEL, Amerikan Yüzyılının Sonu; Piyasa Düşmanı Kapitalizm; Birey, Burjuva ve Zengin KİTAPLARININ YAZARI... Yeni Şafak GAZETESİ’NDE GÜNLÜK YORUMLAR DA YAZAN MUSTAFA ÖZEL, YAKLAŞIK ON YIL ÖNCE, DOĞU ASYA ÜLKELERİNİN TÜRKİYE’YE NE ÖLÇÜDE “MODEL” OLABİLECEĞİNİ İNCELEMİŞ BİR UZMAN EKONOMİST OLARAK, ASYA KRİZİNİ TÜRKİYE AÇISINDAN DEĞERLENDİRDİ. |
|
İSTANBUL-Doğu Asya’daki finans krizi, “Asya’nın yükselişi” hususunda kafaları iyice karıştırmışa benziyor. “Batıcılar,” maske düştü diyorlar: Asya’nın yükselişinin bir masal olduğu ortaya çıktı! Zaten, “Doğu Asya mucizesi” kapitalist merkezin kendi içindeki rekabetin bir yan ürünüydü. Fazla şişen balonun havası alınıyor şimdi. “Doğucular” aksi kanaatte: Asya’nın yükselişi çeyrek yüzyıllık alın terinin, ölesiye çalışmanın eseridir ve bir çırpıda silinip süpürülmesi mümkün değildir. Finans problemleri kısa zamanda çözüme bağlanacak ve Asya yükselişini sürdürecektir! MUCİZENİN KABLETTARİHİ | Oysa Asya’nın ne “yükselişi” 25 yılın eseri olabilir, ne de “çöküşü” birkaç aylık finansal manipülasyonlarla gerçekleşebilir. Mesele şudur: On dokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar Çinmerkezli (Sinocentric) bir haraç ve ticaret sistemi oluşturan Doğu Asya, yüzyıllık bir Batı hegemonyasının ardından, eski sistemi yeniden kurma arayışına girmiştir. Çin’in sadece yirmi yıllık kısa bir süre içinde yeniden merkez olma yolunda gösterdiği başarı, eski sistemin yeniden kurulmasının fazla uzun sürmeyeceğini gösteriyor. Japonya, Sinosentrik sistemin asi üyesiydi. Şimdi de aynı rolü oynayacağa benziyor. Hem Çin’in önem ve ağırlığını biliyor, hem bizzat merkeze yerleşme iddiasından vazgeçmiyor. Kapitalist merkezin bundan böyle tüm gayreti belki de Asya’da Japon-Çin eksenli bir ekonomik entegrasyonun meydana gelmesini engellemek yönünde olacaktır. (Huntington’ın Konfüçyen uygarlığa yönelik suçlayıcı ‘tespitlerinin’ arkasında bu mu yatıyor?) HANGİ KAVRAMLARLA | Öncelikle modern Asya’nın doğru biçimde anlaşılmasının ‘ulus’ ve ‘uluslararası sistem’ kavramlarıyla sınırlı bir çerçevede mümkün olmadığını vurgulamalıyız. Tarihsel oluşumu içinde ‘bölge’ ve ‘bölgesel sistem’, daha açıklayıcı bir kavram çerçevesi sunabilir. Elbette ulus ile uluslararası sistem arasındaki bir ara-kategori olarak bölge sistemi ele alınırken, bir yandan uluslararası (veya dünya-sistemsel) yapı ve gelişmeler, diğer yandan ulus kademesindeki gelişmeler titizlikle hesaba katılmalıdır. Fakat tahlil birimi ulus veya dünya sistemi değil, öncelikle ‘bölge’ olmalıdır. Takeshi Hamashita’ya göre, Asya tarihi, Çin’in merkezde yer aldığı bir “dahili haraç (vergi) ve haraç-ticaret ilişkileriyle nitelenen birleşik bir sistem”in tarihidir.1 Yazar modern Asya’nın temeli saydığı bu sistemi şöyle açıklıyor: Merkezdeki Çin, çok sayıda uydu ülkeden vergi almakta, karşılığında onlara ‘hediyeler’ sunmaktadır. Fakat sistem sadece bu tek boyutta işlememekte, daha az güçlü bazı merkezler de birer küçük Çin gibi hareket edebilmektedirler. Bu durumda bütün yük zayıf/küçük birimlere binmekte, mesela Kore hem Çin’e, hem Japonya’ya misyon göndermek zorunda kalmaktadır; Laos ise Vietnam’a. Ve bütün sistem, bir ticari temel üzerinde yükselmektedir. Haraç sistemi bir ticari ilişkiler ağıyla bütünleşmekte, âdeta onunla ortak yaşamaktadır. Bu ticaret aynı zamanda Avrupa ülkeleriyle Doğu Asya arasında da bir ara ticaret işlevi görüyordu. Nitekim, Avrupa ve Amerika’dan akan gümüşü rahatlıkla massedebiliyordu. Doğu ve Güney-Doğu Asya’yı içine alan bu sistem Hindistan, İslam dünyası ve Avrupa’yı da komşu ticaret bölgeleri haline getirebildi. On dokuzuncu yüzyılda Japonya, Avrupa ülkeleriyle rekabet ettiği için değil, Avrupa’dan edindiği teknolojiler sayesinde, bu Asya-içi ticarette etkin bir konuma yükseldiği için sanayileşti. Japon sanayileşmesi, Kawakatsu’nun kelimeleriyle2, Batı’ya yetişme sürecinin değil, Asya içinde yüzyıllar süren bir rekabetin sonucuydu. STRATEJİK GERİ ÇEKİLİŞ | Japonya 17. yüzyıl başlarında Sinosentrik sistemden geri çekildi. Tıpkı 20. yüzyıl başlarının Rusya’sı gibi, Tokugawa Japonya’sı da kendisinin merkezde yer almadığı bir sistemin işleyişinin aleyhinde olduğunu, dolayısıyla sistemden geri çekilmedikçe ‘gelişemeyeceğini’ fark etmiş olmalıdır! (1917 Devrimi de periferileşen Rusya’nın kapitalist meta ağlarından geri çekilmesi değil miydi?) Bu içekapanma neredeyse iki buçuk yüzyıl devam etti. On dokuzuncu yüzyıl ortalarında Batılıların siyah gemileri, Japon limanlarını topa tutup, bu ülkeyi cebir yoluyla dış dünyaya açınca (1853), yönetici zümreler telaşa kapıldı. Bu telaş on beş yıl sonra, yeni bir dönemin başlamasına yol açtı: Meiji Restorasyonu (1868). Muhtemelen maden yataklarının kıtlığından ötürü doğrudan sömürgeleştirilmesi kârlı gözükmeyen Japonya’nın dış ticaretine el konulmuştu. Batılı güçlerle eşitsiz antlaşmalar imzalanmış, Japonya ekonomik bir sömürge haline getirilmişti. Japonlar kısa fakat hummalı bir arayış ve tefekkür sürecinin sonunda şu iki gerçeği kavradılar: 1. Batılı ‘barbarların’ gücü her ne kadar askerî düzlemde (ateşli ölüm silahlarında!) somutlaşıyorsa da, esasında sanayi ve ticarete dayanmaktadır. Dolayısıyla, sanayi ve ticaret alanlarında güçlenmedikçe, barbarları “tanrıların doğduğu ülke”nin topraklarından kovmak mümkün olmayacaktır. Bunun için, bireysel girişimin önünü tıkayan engeller kaldırılmalı, Avrupa ve Amerika’daki gibi büyük sanayici, tüccar ve bankacıların yetişmesine fırsat verilmelidir. 2. Sanayi ve ticarette ulusal başarı sağlamanın yolu, öncelikle bölgesel bir sistem içinde egemen konuma gelmek, açıkçası, kolayca sömürülecek bir çevre yaratmakla mümkündür. Doğu Asya’da Japon-merkezli bir ekonomik alan oluşturulmalıdır. İŞBİLİRLİK VE İTİBAR | Meiji dönemi Japon sanayileşmesi şingakuların eseridir. Şingaku, samuray-işadamı demektir. Samuraylar, soylu bir sınıf olarak ticarete tepeden bakıyor, ellerini paranın kirine bulaştırmıyorlardı. Tüccarın (şonin) feodal Japon toplumundaki itibarı ise, çok düşüktü. Oysa yeni dönem hem eğitimli, hem de işbilir insanlara ihtiyaç duyuyordu. Batı’nın birikmiş ekonomik/teknolojik bilgisini ithal etmek ve Japonya şartlarına uyarlamak için eğitimli insanlara, sanayi ve ticaret şirketlerini yönetmek ve kazanç sağlamak için de işbilir insanlara ihtiyaç vardı. Eğitimliler (samuray sınıfı) işbilir değildi ve “iş”ten nefret ediyordu; işbilir olanların da itibarları yoktu. Yeni girişimciler, samuray ahlakıyla donanmış, eğitimli ve işbilir insanlar olacaktı. Şingaku kavramı, iktisadî meşruiyet bunalımının aşılmasına yarıyor, bir yandan samuraylar iş dünyasına çekiliyor, diğer yandansa tüccarın toplum içindeki statüsü yükseltiliyordu. Çeyrek yüzyıllık bir iç ekonomik gelişmenin ardından, Japonlar iki koldan dış ilişkileri yoluna koymaya yöneldiler. Bir yandan, Batılı devletlerle imzalanmış eşitsiz antlaşmaların revizyonu yoluyla aleyhteki ticaret dengesini düzeltmeye; diğer yandansa Kore, Tayvan ve hatta Kıta Çin’i üzerinde Batılı güçlerin kurduğuna benzer egemenlik ilişkileri tesis ederek Japonya’ya kaynak aktarmaya çalıştılar. 1895’teki Çin zaferinden sonra, Doğu Asya sisteminin merkez ülkesi konumuna geçtiler. On yıl sonraki Rus zaferi ise, dünya kapitalist sisteminin merkezî güçlerinden biri olma niyet ve iddialarını pekiştirdi. Japonya artık Doğu Asya’daki üstünlüğü ile yetinmeyecek, tıpkı İngilizler gibi, dünyanın diğer bölgelerinde de hegemonya kurma peşinde olacaktı. 1930’lardaki Pasifik genişlemesi birkaç Japon milliyetçisinin serüveni değil, kapitalist sistemin merkezine yerleşme arayışı içindeki Japon ekonomi ve siyasetinin olağan harekâtıydı. PASİFİK VE ABD YARDIMI | İkinci Dünya Savaşı bütün dengeleri altüst etti. Doğu Asya’daki Japon hegemonyasının yerini, açık bir Amerikan hegemonyası aldı. Üstelik, ABD sadece Doğu Asya’nın değil, tüm dünya sisteminin hegemonuydu. Ve paradoksal bir yeni siyaset izlemek zorundaydı: Savaşta işbirliği ettiği SSCB ile siyasi-ideolojik düşmanlık, mağlup ettiği Japonya ve Almanya ile siyasi-ideolojik dostluk. ‘Dostluğun’ kârı, en çok ekonomik alanda kendini gösterdi. Askeri masrafları olmayan ve ABD’den belirli bir maddi yardım alan bu iki ülke, on yıl gibi çok kısa bir zaman içinde temel sanayilerini yeniden kurdular. Özellikle 1949’daki devrimden sonra Çin’in de Komünist bir çizgiye geçmesi, ABD’yi Pasifik’te Japonya ve diğer ada ve yarımada ülkelerini kendi safında tutmaya mecbur etti. 1950’lerde Tayvan ve Kore için yapılan askeri ve iktisadi yardımları bir yazar “İki ülkeye yönelik Marshall Planı” diye niteliyor.3 ABD bu on yılda Güney Kore ithalatının yüzde 80’den fazlasını, Tayvan’ın ticaret açığınınsa yüzde 95’ini finanse etti. Kore’ye 1978 yılına kadar yapılan Amerikan yardımı, aynı dönemde bütün Afrika kıtasına yapılan yardımın üstünde, Latin Amerika’ya yapılan yardımların ise yüzde 41’i kadardı. Sadece askeri yardımları göz önüne alırsak, otuz yılda bu ülkeye yapılan yardımlar, Afrika kıtasına yapılan yardımın 9 misli, Latin Amerika’ya yapılan yardımın 3.5 misliydi. Tayvan, aynı dönemdeki Amerikan yatırım ve endüstriyel yeniden yerleşimlerinin odağı oldu. 1951-85 arasında, Tayvan’a yapılan (yurt dışındaki Çinlilerin yatırımları haricindeki) doğrudan yatırımların yüzde 43’ü ABD, yüzde 28’i Japon menşeliydi. 1960’ların sonlarında, ABD şirketlerinin ülke dışındaki yatırımlarından ABD’ye yaptıkları ihracatın yarısı Meksika ve Tayvan’dan yapılıyordu. 1970’lerin sonlarından itibaren ABD bu bölgenin tümüne yönelik bir “açık pazar politikası” takip etmeye başladı. Bu ülkelerden gelen bütün mallar; Amerikan pazarına rahatlıkla girerken, Amerikan ticaret açığı tırmanmaya başladı. On yıl içinde, ABD bu ülkelere (Japonya ve dört ejder) 1 trilyon doların üzerinde bir fon sağlamış oldu. Tayvan bugün dünyanın en yüksek döviz rezervine sahip ikinci ülkesidir. Doğu Asya sanayileşmesi, Japonya bir yana bırakılırsa, önemli ölçüde dış kaynaklıdır. Japonya bile İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Amerikan stratejik hesaplarından büyük yarar sağlamıştır. Fakat Japon sanayileşmesi, gene de Amerikan hesaplarının sonucu değildir. ABD katalizör rolü oynamıştır. Japon sanayi kapitalizmi, tutkulu bürokrat ve işadamlarının (şingaku) eseridir. Son yirmi yılda Çin aynı kıvamı tutturmaya çalışmaktadır. Çin sanayi kapitalizmi ise yine tutkulu bürokratlarla Çin ticaret diasporasının eseri olacağa benziyor. KELEPİR KAPLANLAR | 1997 yılı Asya’nın üzerine kâbus gibi çöktü. Tayland kralının tahta çıkışının 50. yılı törenleri çabucak unutuldu, Malezya’nın karizmatik başbakanı Mahathir Muhammed televizyon ekranlarında ağlamaklı gözlerle yahudi para babası George Soros’a “ihtiyar moron!” diye hakaret etti, IMF Endonezya ile yapılan anlaşmayı (bugüne kadarki teamüllerin aleyhine) devlet başkanı Suharto’ya imzalattırdı ve televizyondan canlı yayınla bütün dünyaya seyrettirdi... Neler oluyor? Asya’nın dört ejderinden Güney Kore sarsıntıda, Hong Kong ile Tayvan sancılı, Güneydoğu Asya kaplanları ise ciddi solunum zorluğu çekiyorlar. Krizi tahlil edenler iki gruba ayrılıyor: Bir kısmı, doğu Asya kalkınmasının zaten sahte ve bağımlı bir nitelik taşıdığını, dolayısıyla bugünkü durumun kaçınılmaz (yani normal) sonuç olduğunu söylüyorlar. Asya kalkınmasını ciddi bulanlarsa, geçici bir finans krizi karşısında olduğumuzu, imalat gücü yüksek Asya ülkelerinin bu krizi kısa zamanda atlatacaklarını ileri sürüyorlar. Her iki grup da, “Kriz kime yaradı?” sorusunu pek cevaplandırmıyor. Anglo-Amerikan dünyasının önde gelen üç ekonomi dergisi, Şubat ayının son haftasındaki sayılarının kapak konularını Doğu Asya krizine ayırmışlardı. Yapılan tahlillerden krizin niçin ve nasıl çıktığı net anlaşılamasa da, kime yaradığı çok açık biçimde anlaşılıyor. Fortune dergisinin başlığı: “Asya’nın can çekişmesi.” The Economist, defterin henüz dürülmediğini ima ediyor: “Asya’nın yaklaşmakta olan infilakı.” BusinessWeek daha açık konuşuyor: “Yatırımcılar kapıda.” Kim bu yatırımcılar ve krize girmiş ülkelerde ne arıyorlar? Zikredilen rakamlar akıl alır gibi değil. Bir yıl önce, 1 milyar dolara satın alınamayan fabrika ve tesisler, şimdi 80 veya 100 milyon dolara satın alınabiliyor. Nitekim bunu fırsat bilen Arap prens Velid bin Telal (11 milyar dolar serveti olan büyük bir finansal yatırımcı), vakit geçirmeden Boeing 727’sine atlayıp Doğu Asya’ya uçtu ve Malezya’da Proton, Güney Kore’de Daewoo gibi otomobil şirketlerinin hisselerinin önemli bir kısmını kelepir fiyata satın aldı. Merrill Lynch, 300 milyon dolar harcayarak müflis Yamaichi’nin 30 şubesini ele geçirmeye çalışıyor; Coca Cola 432 milyon dolara Kore’nin Doosan grubunun şişeleme ünitesini satın aldı. Endonezya’da nüfusun yüzde 97’sini meydana getirdikleri halde, ekonomik servetin ancak yüzde 30’una sahip olan Müslümanlar, Çinlilere ait dükkânları yağmalayadursun, “küresel” kapitalizmin yatırımcıları Asya’nın son 25 yıllık birikimini birkaç milyar dolara kapatacağa benziyor. Bunun önlenebilmesi, bölgenin iç entegrasyonu ile mümkün olacaktır. Ve burada karşımıza “Çin diasporası” çıkmaktadır. Çin dışında yaşamakta olan yaklaşık 60 milyon Çinli, her yıl ülkelerine 30 milyar doların üzerinde bir yatırım yapmaya başlamışlardır. Bu gidişle önümüzdeki elli yıl içinde 19. yüzyıl öncesi Doğu Asya’ya geri dönebiliriz. Sosyal bilimcilerin tribute-trade system dedikleri, Çin’e vergi (haraç) ve ticaret gelirlerinin aktığı yeni bir Sinosentrik sistem meydana getirilebilir. Bugünkü finansal krizin önemli ölçüde manipülatif olduğunu ve bölge-içi ekonomik entegrasyonu önlemek, Batılı transnasyonal şirketlerin bölgenin imalat gücüne daha az sermayeyle nüfuzunu kolaylaştırmak ve millî hükümetlerin ekonomiler üzerindeki etkinliğini azaltmak üzere ‘tasarlandığını’ söylemek mümkündür. Elbette, Asya ülkelerinin imalat sektörlerini geliştirirken finans sektörlerini ihmal ettiğini, bunun da krizin önlenmesini güçleştirdiğini söyleyenler büsbütün haksız değildirler. Fakat böyle bir kriz, Asyalılar finansal bakımdan biraz daha güçlü olsalardı bile çıkardı. Çünkü küresel düzeyde bir finans sermayesi hâkimiyeti karşısındayız bugün. Günlük reel mal (ve hizmet) ticaretinin yaklaşık 20 milyar dolar olduğu küresel ekonomide, günlük sanal ticaret (döviz işlemlerinin hacmi) 1.6 trilyon doları aşmış bulunuyor. Yani her bir dolarlık mal ticaretine karşılık, 80 dolarlık para ticareti yapılmaktadır. Böyle bir ortamda, sadece imalat gücüyle finans odaklarına direnmek mümkün değildir. Asya için tek yol, güçlü bir bölgesel entegrasyon sayesinde, küresel pazarlarla ticari bağları geliştirirken, Batılı finans merkezleriyle bağları zayıflatmaktır. İçe kapanarak değil, kendi finans gücünü pekiştirmek suretiyle, devasa boyutlara ulaşan Batı finans merkezlerinin manipülasyonlarına karşı dayanıklılığını artırarak! HANGİ DERSLER | Japon, Çin ve topyekün Doğu Asya deneyiminden Türkiye için ne gibi dersler çıkarılabilir? Olumlu ve olumsuz yönleriyle sıralamaya çalışalım: 1. Bir ülkenin ekonomik gelişme yolundaki en büyük sermayesi, insanlarıdır. Meşru, yani o insanların temel dünya görüşleri ve kültürel donanımlarıyla çelişmeyen bir ekonomik ve siyasal yapılanma içinde, bu beşerî sermaye harekete geçirilmediği müddetçe, ekonomik kalkınma mümkün değildir. 2. Belirli ölçüde iç ekonomik gelişmesini tamamlamış bir ülkenin mutlaka bölgesel entegrasyon yoluyla daha ileri bir ekonomik gelişme aşamasını hedeflemesi gerekir. Bunu gerçekleştirmeden, güçlü ekonomik blokların zayıf üyesi olmaya çabalayarak sanayileşmesi mümkün değildir. Japonya’nın Batı kapitalizmi karşısındaki gücünün kaynağı, Asya’da elde ettiği üstünlüktür. 3. Millî ekonomiler içinde, bir yandan küresel rekabete açılabilecek çapta büyük ölçekli işletmelerin kurulması; diğer yandan, bunların küçük işletmelerin esneklik ve rekabetçiliğinden yararlanabilmesi için gerekli tedbirlerin alınması gerekir. Japonlar keiretsu sistemi ile, her bir büyük sanayi işletmesinin çevresinde birkaç bin küçük imalatçının toplanmasını mümkün kılarken; sogo shosha (genel ticaret şirketi) sistemi ile de büyük bir ticaret şirketinin binlerce küçük şirketi finanse ve üretimini koordine etmesini mümkün kılmaktadırlar. Böylece büyüklerle küçükler arasında bir hasımlık ilişkisinden ziyade, tamamlayıcılık ve karşılıklı güçlendirme ilişkisi kurulmaktadır. 4. Bürokrasi kalkınma hamlesine (özellikle ilk aşamalarda) aktif biçimde katılmakta, sanayi ve ticaret şirketlerini kamu kaynaklarıyla desteklemekte, fakat sıkı bir denetim sistemiyle yapılan katkının hesabını sormaktadır. Böylece girişimciler arasında bir ölçüde adaletsizlik yapılmış olsa da, ölçek ekonomilerinden yararlanma sonucunda, dünya pazarlarına rahatlıkla mal satılabilmekte, teknoloji ve marka geliştirilebilmektedir. Türkiye ve benzeri ülkelerde, verilen kamu desteği denetlenmemekte, teknolojiye dönüşüp dönüşmediği sorgulanmamaktadır. Bunun için, en büyük sanayi şirketlerimiz, kırk yıllık devlet desteğine rağmen, hâlâ iç pazara yönelik üretim yapmakta, dünya pazarlarına açılamamaktadırlar. 5. Özellikle Çin örneği gösteriyor ki, yurt dışındaki insan ve sermaye kaynakları iç ekonomiye çekilebildiği ölçüde sanayileşme hızlanmaktadır. Şu anda komünist bir yönetim altındaki Çin’e, yurt dışında yaşayan kapitalist Çinliler, akıl almaz boyutlarda sermaye akıtmaktadırlar. Çin’e yıllık doğrudan yabancı sermaye yatırımı 40 milyar doları aşıyor; bunun yüzde 80’i Çin diasporasından gelmektedir. Oysa, Avrupa’daki işçilerimizin yüz milyar dolara yaklaşan tasarruflarının yüzde bir kadarını Türkiye’ye getirip imalata yatıran çokortaklı şirketlere “mürteci” damgası vurulmakta, Anadolu’da yüzyıllardan beri ilk defa yaşanan büyük girişimcilik heyecanı devlet eliyle bastırılmaktadır. 6. Doğu Asya sanayileşmesi, Japonya dışında, finansal kurumlaşmayı büyük ölçüde ihmal etmişe benziyor. Japon finans sistemi de, büyüklüğüne oranla, sağlam ve esnek bir yapı arzetmiyor. Son finans kriziyle açıkça görülür hale gelen bu durum, Türkiye ve benzeri ülkeler için büyük bir ders olmalıdır. Ekonomi bir bütündür; sadece imalat sektörüne ağırlık vererek gelişmek mümkün değildir. 7. Doğu Asya deneyiminde, en aşırı örneği Çin’de olmak üzere, ekonomik kalkınma temel insan haklarının önüne alınmışa benziyor. Bu hem yüksek bir sosyal maliyet demektir, hem de uzun vadede sürdürülebilir değildir. Osmanlıdan nomokrasi (kanun egemenliği) geleneğini tevarüs etmiş olan Türkiye Cumhuriyetinin, batı demokrasilerinden yararlanarak çok daha elverişli bir siyasî ortam oluşturması mümkündür. Fakat ne yazık ki, genç Türk demokrasisi 50 yılda dördüncü müdahale ile yüz yüze bulunuyor. Kanunun anlamını kaybettiği bir siyasî sistemin muhatapları, ekonomik alanda kalıcı başarı elde edemezler. 8. Son olarak, Doğu Asya’nın yükselişi, ekonomik gelişmede başta din olmak üzere kültürel değerlerin olumlu bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Weber’in iddiasının aksine, Konfüçyanizm ekonomik gelişmeyi engellememektedir.4 Daha doğrusu, diğer birçok dinî gelenek gibi, Konfüçyanizm serbest girişimin siyasî sistem tarafından hoş görüldüğü yerlerde ekonomik gelişmeye katkıda bulunmakta, siyasî sistemin piyasa sistemini bloke ettiği yerlerdeyse aksi sonuç vermektedir. Dolayısıyla, dinin olumlu katkısı, siyasî sisteme egemen olanların niyet ve beklentileriyle yakından ilintilidir. (Yazıda geçen dipnotlarını, okurlarımız, dilerlerse, bizden fax ya da e-mail aracılığıyla edinebilirler.) |