“Deneyim, insanları muhafazakâr yapar”

NPQ yıllardır, ülkesinden söz ederken “Tüm zor kullanma yeteneğimiz sayesinde artık daha da güçsüzüz” diyebilen Nathan Gardels’ın 20 yıllık röportajlarının yanı sıra, dünya seyahatlerinden süzülüp gelen bilgisi ve derinliğini yansıtıyor. NPQ Türkiye, Nathan Gardels’ın oluşturduğu her bir sayıya Türkiye’den getirdiği yerel katkıyla on yıldır dünyanın nabzını tutmaya çalışıyor. Diğer yandan NPQ, duvarları olmayan bir merkez olarak kendilerine özgü ritmleriyle yol alan kültürler arasındaki sınırlara temas etmeye çalışan ve bu sınırları aşan bir dergi olma özelliğini sürdürüyor.
NPQ 20; NPQ Türkiye ise 10 yıldır dünyayı anlamlandırmaya çalışan kardeş iki dergi. Nathan Gardels ile Ali Saydam 05 Haziran 1998 tarihinde resmi bir sözleşmeye attıkları imza ile başlatmışlar bu işbirliğini ve NPQ Türkiye ilk sayısını aynı yılın ilkbahar sayısı olarak, “Kapitalizmin Ötesi” başlığıyla yayımlamış. NPQ Türkiye, resmi sponsorunun olmadığı iki ayrı dönemde yayınına ara verdi ve toplam 10 yıllık hatırı sayılır geçmişiyle Bersay İletişim Enstitüsü’nün çatısı altında yoluna devam ediyor. Bu serüvene ben 2000 yılında katıldım ve Nilgün Uysal’dan devraldığım editörlük görevimle birlikte, kendimi bu derginin ruhunda savrulup duran “ezeli sorular”ın kuvvetli rüzgârına göğüs germeye çalışırken buluverdim. Orijinal NPQ dergisinin makaleleri üzerine rahmetli Halit Refiğ ve Ali Saydam ile Yayın Kurulu toplantılarının öncesinde ve sonrasında “ezeli sorular”ın gölgesi altında saatlerce konuştuk. Böylesi zamanlarda, bir yüzyılı daha ardında bırakmış bulunan yaşlı dünyamızın yeni yüzyıldaki ilk 10 yılına tanıklık ettiğimizin bilinciyle hazırladığımız dergiye neleri taşıyacağımızı tartışıyor; kendimizi tekrar etme tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu sezdiğimizde -ki gerilimin dozunun arttığı anlardır bunlarmeseleyi çözüme kavuşturacak olan geçerli bakış açısına da yaklaşıyorduk. Başka türlü bakma cesaretimiz, en çok, NPQ’nun “ne olmadığını” hatırladığımız zamanlarda daha belirgin biçimde ortaya çıkıyordu. Kim bilir kaç kez Halit Bey, NPQ’nun “yeni kalemlere fırsat tanıyan” bir dergi olmadığını söylemiş ve Ali Saydam da kim bilir kaç kez bu derginin “tasallutu olmadığını” ifade etmek durumunda kalmıştır. NPQ, alanında “aslan vurmuş”, uzmanlığı tescilli ve de herhangi bir görüşün kuşatmasından ya da “tasallutu”ndan uzakta, kendi dışlarına çıkmayı başarmış kalemlerle yayın hayatına devam edebilirdi. Öyle de oldu. VAROLUŞA SAYGIYI YENİDEN KAZANDIRMAK 10 yıl... Savaşlardan, öldürülen insanlardan, insanı insanlığından utandıran işkencelerden küresel finans krizine; ABD’nin beyin sarsıntısı geçirdiği o unutulmaz günden, 11 Eylül’den başlayarak Irak’a, Pakistan’a, Afganistan’a uzanan kaos ortamlarına; genetikteki hem umut hem de kaygı veren gelişmelerden “doğayla barışacak mıyız, savaşacak mıyız?” sorusuna; insanlara istedikleri her tür ürünü “hemen şimdi” yaklaşımıyla vermeye koşullandırılmış tüketici demokrasilerinden, içinde “varoluşa saygıyı yeniden kazandırma” arzusunu duyanların suskun vicdanlarına kadar, dünyamızın her santimetrekaresine dokunmaya, anlamaya, anlamlandırmaya çalıştığımız bir 10 yılı ardımızda bırakıyoruz. Üülkesi için “tüm zor kullanma yeteneğimiz sayesinde artık daha da güçsüzüz’ diyebilen Nathan Gardels, 1998 yılında NPQ Türkiye’nin ilk sayısında şu mesajı veriyordu: “Kültürlerarası zengin temas noktalarında yeni kimlikler ve yeni dünya görüşleri doğar. NPQ’nun görevi, ortaya çıkan bu yeni dünyanın tarihçesini tutmaktır. Bu göreve kendini adamış küresel bir dergi için Türkiye’den –her gün kendisiyle diyalog içinde olan bir toplumdaha iyi bir yer düşünemiyorum.” UNUTULMAYAN SÖYLEŞİLER Nathan Gardels, kendisiyle diyalog içinde olan toplumların, yine kendisiyle konuşmayı seven şairleriyle, düşünce adamlarıyla 20 yıl boyunca belleklerde iz bırakan söyleşiler yaptı. Bu özel sayımızda Ivan Ilyiç’ten Jean Baudrillard’a, Czeslaw Miloş’tan Leszek Kolakowski’ye, Takeshi Umehara’dan Isaiah Berlin’e uzanan derin mi derin ve bir o kadar açık, içtenlikli, sahici söyleşilerle “kültürel sınırları aşacak bir diyalog” arayışının izlerini sürüyoruz. Ivan Ilyiç ile yapılan röportajla “Artık sürekli lanetleri üzerine çeken bir yaşam tarzının rehineleri” olarak bizler, yoksulların ayak izlerini hiçe sayan, doymak nedir bilmeyen bu talepkârlık âleminde “temel gereksinimlerin sınırları”nı ve bu sınırların içinde nasıl yaşanabileceğini sorguluyoruz. Bu sorgulamayı yaparken Kolakowski’nin şu müthiş saptaması karşımıza çıkıyor: “Ayakta kalmaları bir kültür için yaşamsal öneme sahip olan değerler, kutsallık dünyasına kök salmadan canlı kalamazlar.” Atalarımızla torunlarımız arasındaki bağlantıya ve Japonya’daki “döngüsel anlayış”a dikkat çeken Takeshi Umehara’nın düşüncelerini okurken öğrendiğimiz bu döngüsel anlayışın bir gereği olarak zamanın yaratılışla başlayıp ölümle bitmediğini kanıtlamak istercesine “kutsallık”ın örnek mekânlarından biri olan İse Tapınağı’nın her 20 yılda bir yeniden inşa edilmesi, Kolakowski’yi doğrulayan bir ritüel değil midir? İNSANLIĞIN KÜLTÜREL ANTİKORLARI Gardels’ın gözünün içine baka baka, “Sen gerçek değilsin?” diyen, Amerika’yı tıpkı geçmişteki ilkel topluluklara benzeterek “sizin, asırların anlamının biriktiği, hakikat ilkelerinin ekili olduğu bir araziniz yok” diye eleştiren; bu ülkenin, geçmişte olmayan köklerinin gelecekte yattığını; bu nedenle de var oluşunu düşleriyle belirlediğini, olup bitenin, sürekli bir simülasyon olduğunu ifade eden Baudrillard’ın dünyasına bir kez daha girmek isteyenler için bu söyleşi bulunmaz bir fırsat. 1998 yılının Nisan ayında İstanbul’a gelen ve NPQ Türkiye’nin ilk danışmanı, arkadaşımız Leyla İsmier’in evinde bir akşam yemeğiyle ağırladığı Jean Baudrillard, dağarcığında bu kentten neler götüreceği yolundaki soruya verdiği yanıtla hepimizi gülümsetmişti: “Benim hiç anım yoktur. Çünkü ben sahici bir insan değilim.” Oysa Nathan Gardels’la yaptığı söyleşisinde ifade ettiği gibi sahici insanların, insanlığımızın “kültürel antikorları”, duyarlılıklarını kaybetmiş durumda oldukları için yine onun deyişiyle artık “virüslere dayanamıyor.” Yine bu röportajda Baudrillard, o müthiş saptamasıyla, “kayıtsızlık hürriyeti” kavramının altını ısrarla çiziyor. Deneyimlerinin gücüne dair en ufak bir kuşkumuzun bulunmadığı okyanusbilimci Jacques Cousteau (Kaptan), 85 yaşındayken Nathan Gardels’a söylediği şu cümleleriyle sizi şaşırtmıyor mu? “Deneyim, değişimden korkmayı öğretir. Deneyim düş gücünü öldürür. Deneyim insanları muhafazakâr yapar. Gelecekteki tehlikelerle baş etmek geçmişin bilgeliğini değil, düş gücü gerektiriyor.” Eğer NPQ, 20 yıl boyunca kazandığı deneyimleriyle düş gücünü koruyabiliyorsa, hiç kuşkusuz bunda, “tasallutu olmayan”, derinlikli dünya görüşlerinin biraraya getirilmesi konusundaki komplekssiz yaklaşımının rolü azımsanmayacak kadar büyüktür. Özel sayımız, son 20 yılın “okunası” röportajlarının yanı sıra pek çok açıdan anlamlı ve bir o kadar da değerli bir sayı olma özelliğini taşıyor: NPQ’nun 20. ve NPQ Türkiye’nin de 10. yılını ardımızda bırakırken, dergimize özel desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen Erkan Mumcu ve Haluk Şahin’den de, bugünden düne bakan bir yazı yazmalarını rica ettik. Yazdılar... Erkan Mumcu yazısını 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla; Haluk Şahin de 1999 yılında, Helsinki’de Türkiye’ye Avrupa Birliği yolunun açılmasıyla başlattı. TÜRKİYE’NİN BÜYÜK DEĞİŞİMİ Bu sayımızın önemli konu başlıklarından birini de, 3 Kasım 2002 seçim sonuçlarından başlayarak 2010 yılının Ocak ayı arasındaki zaman diliminde ülkemizde yaşanan büyük değişimin özelliklerini ve yansımalarını kavramaya yönelik makaleler oluşturuyor. Bir önceki sayımızda “Dünyanın Büyük Değişimi” başlıklı kapak konumuzun ardından bu kez, “Türkiye’nin Büyük Değişimi” başlığı altındaki bölümümüzde yer verdiğimiz makaleleri, siyasetten kültüre, dış politikadan iş dünyasına kadar pek çok alanı kapsayarak 2010 yılı boyunca yayımlanacak olan sayılarımızda da sürdüreceğiz. Şahin Alpay, Vakur Kayador, Ahmet K. Han ve Suat Kolukırık, çok farklı dünya görüşlerinin içinden bakarak ülkemizdeki büyük değişimi, sadece 3 Kasım 2002’den değil, çok öncelere dayandırarak yorumlamayı tercih ettiler.