| Dünyanın 'Son Kullanma Tarihi' Ne Zaman |
mülkiyetimizdeymiş gibi sahip çikmamız gereken tek şey belki de kültürümüzdür. doğanın “son kullanma tarihi”ni, 50 yıl sonradan, olması gerektiği gibi, bilemediğimiz bir tarihe taşıyacak olan ve günü geldiğinde eşyayı gerçek sahibi olan doğaya geri vermek üzere ödünç alan o kültür... |
| Doğal kaynaklar üzerindeki rekabet şiddetlendikçe ve çevresel koşullar artık "sürdürülemez" boyutlara vardıkça, üstüne üstlük doğanın tüm uyarılarını ördek gibi kafasını suya gömdüğü için göremeyen, sistemin yoldan çıkardığı çılgın bir tüketici kitlesinin aymazlığı üzerimize kirli bir bulut gibi çöktükce az sayıda da olsa çözüm önerisi getirenlere daha da çok dikkat etmek gerekiyor. Gorbacov’un savı olan "Küresel enerji perestroykası"ndan "milyonlarca ağaç dikilmeli" diyenlere, bir kararnameyle kurşunlu benzini bir yılda kaldıran ve tüm ülkede ağaç kesimini bir kararnameyle bir günde durduran Çin’e, çevrenin bozulmasından etkilenen insanların doğal kaynakları sorumlu bir biçimde yönetebilecekleri "demokratik bir mekân" öneren NPQ yazarlarına kulak vermek gerekiyor. Yaklaşan felaketin fazlasıyla bilincinde olup, kültürel bir kararlılıkla kültürel bir dönüşüme dünyanın ihtiyaç duyduğunu en az yılda bir kez kapak konusu yaparak, düşünen dünyanın gündemine taşımaya çalışan NPQ bu sayısında da Jared Diamond’ın ve Bruce Mau’nun kitaplarından yola çıkarak başlığını atıyor: Çöküş mü yoksa büyük değişim mi? Amerika’dan gelen orijinal NPQ’yu postadan çıkar çıkmaz bir araya gelerek değerlendirdiğimiz Halit Refiğ için bu sayı önceki sayılardan biraz daha "özel" olmalı. Çünkü derginin kapak konusunu belirleyen Jared Diamond’ın "Collapse – How Societies Choose to Fail or Succeed / Çöküş – Toplumlar Başarı ya da Başarısızlığı Nasıl Seçer" adlı kitabını, dergiyle neredeyse eşzamanlı olarak okuma şansına sahip oldu. Bu nedenle kurtuluşu "ormanların kurtuluşu"nda gören ve bu tezini kitabında temellendiren Jared Diamond’la Nathan Gardels’ın söyleşisini okumadan önce onun kapıya dayanan "!çöküş" üzerine yazdığı makaleyi okumanızı öneririm. ÇEVREYE KARŞI DUYARLILIĞIN NEDENİ KORKUDUR I "Çöküş" üzerine bu sayıda yer alan yazı ve tartışmalar ne kadar karamsarsa Bruce Mau ve Tanay Sıdkı Uyar ile yapılan söyleşiler de bir o kadar umut verici. Peki ama merkezi ABD olan NPQ dergisi çevreye neden bu kadar duyarlı? Özellikle Amerika’da kendini gösteren bu duyarlılığın nedeni yayın kurulu üyemiz Umur Talu’nun da dikkat çektiği gibi "korku"dan başka bir şey değil elbette. "Küreselleşmenin sahibini ısırdığı" ve herkesin elini yüzünü yıkayıp arınmaya çalıştığı bir zaman diliminde Batı’nın itirafçı ruhu, merceği kendi üzerine tutup kendi kendini sorgularken dergimizin yayın kurulu üyeleri de mutasyona uğraya uğraya nihayet sanal bir dev haline gelen ve belki de bu nedenle insanlığın görüş alanının dışına taşan sistemin özüne, Türkiye’den bakmaya çalıştılar. "Çöküş"e giden süreçlerde bariyer görevi görmüş örneklerden biri olan 17’nci yüzyıl Japonya’sında ormanlarını insandan korumayı başaran Tokugawa şogunları ve yine aynı süreçte yerini alan ve tüm doğayı "canlı" kabul ettiği için taşlar için "nâtık" sıfatını kullanan büyük sufi Şeyh-i Ekber İbn Arabi de bu tartışmalı toplantıda verilen Doğu’dan gelen iki örnekti. 12 Mayıs’ta yitirdiğimiz değerli felsefecimiz Selahattin Hilav’ın Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "Şark ile Garp Arasında Görülen Esaslı Farklar" adlı yazısından hareketle yaptığı şu saptamaları aktarmanın tam da bu noktada anlamlı olacağını zannediyorum. ‘Yazar iki medeniyet arasındaki genel ve temel farkı, bizde eskiden beri yapıldığı gibi zihniyetin özdeş olmayışına, Doğu’nun tembelliğine ve boyun eğişine; Batı’nın çalışkanlığına ve atılganlığına bağlamıyor. (...) Yazar, Batı ile Doğu arasındaki farkı, insanın dış dünya karşısındaki tavrı ve faaliyeti; bu dünyayı değişikliğe uğratış tarzı açısından yani maddi (ekonomik) ilişkiler açısından ele alıyor. ‘Eşyaya tasarruf ediş’ (bu sözü kullanan Tanpınar'dır) tarzının, bu iki medeniyet arasındaki farkı açıkladığını söylüyor. Tanpınar'a göre, denebilir ki, Şark eşyaya ancak umumi şekilde tasarruf eder. Hatta bazan onu tabiattan sanki ödünç alır." Diğer yandan "Çöküş" kitabının yazarı Jared Diamond’un röportajından da şu cümleleri alıntılamam gerekiyor: "Kitabımı değerlendiren biri şöyle demişti: ‘Diamond, bu sorunu ele almak için 13.000 yıllık bir tarihe bakıyor ama çözüm zamanının geçmekte olduğunu anlatmak için yalnızca birkaç on yıl ilerisini işaret ediyor. Bizler de geleceğe bakarken Diamond’ın geçmişe bakarken sergilediği uzak görüşlülüğü sergileyebilsek, başka galaksileri kolonize edebilirdik." Burada, teknolojiye ilişkin yanlış bir inanç var. Eğer önümüzdeki elli yılda sağ salim çıkabilmenin bir yolunu bulamazsak, galaksileri kolonize etmek gibi bir seçeneğimiz olamayacak." Galaksileri kolonize etmeyi düşünenler ve mülkiyet duygusu eşyayı doğadan ödünç alacak kadar naif ve bir o kadar da az-gelişmiş, hatta hiç-gelişmiş olanlar... İçinde yaşadığı ülke nedeniyle galaksilere yapışacak kadar güçlü bir mülkiyet duygusuyla hiç mi hiç tanışmadığını düşündüğüm Kenya Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı Danışmanı Wangari Maathai’nin makalesinin tamamını mutlaka okumanızı öneririm. Diyor ki: "...sömürgeleştirmeden önce, Kenya dağı, onu yakından ya da uzaktan gören tüm cemaatler tarafından Yaradan’ın evi olarak kabul edilir, kutsanırdı. İçtikleri su bu dağdan doğar ve akarsulara, ırmaklara karışırdı. Sömürgeciler Hıristiyanlığı getirdiklerinde, artık dağ değil, yukarıdaki cennet önemli hale gelir oldu. Artık dağa saygı duyulmadığı için, kimse onu korumadı da. Ağaç örtüsü sömürüldü. Kaynak suyu gözle görülür derecede kurudu. Yamaçlarındaki biyolojik çeşitlilik öyle hasar gördü ki, Kenya dağı bugün UNESCO tarafından, türlerin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir "tehlike bölgesi" ilan edilmiş durumda. İnsanlar kültürlerinden koparılırsa böyle olur. Kendi felaketlerini hazırlar duruma düşerler." Mülkiyetimizdeymiş gibi sahip çıkmamız gereken tek şey belki de kültürümüzdür. Doğanın "son kullanma tarihi"ni, 50 yıl sonradan, olması gerektiği gibi, bilemediğimiz bir tarihe taşıyacak olan ve günü geldiğinde eşyayı gerçek sahibi olan dağaya geri vermek üzere ödünç alan o kültür... ÜLKÜ KARAOSMANOĞLU, Yayın Yönetmeni |